December 30, 2006

Google Videolar

Zamanımı nasıl geçirsem acaba diye düşündüğünüzde tv veya gazetelere sarılmayın.

Google Video ya sarılın.

BBC'nin az ve öz bilgi içeren, özel efektlerle bezenmiş Uzay konulu belgesel dizisini seyredin (linkleri).

"Ben geyik adam değilim. Bana damarından bilgi lazım" diyorsanız Kaliforniya Üniversitesi Berkeley'den birkaç dersin videosunu indirin (link). "Physics for Future Presidents" kursunun takipçisiyimdir.

"Bu videolar çömezler için. Ben güncel bilmin tartışıldığı videolar isterim" derseniz sizi Almaden IBM Research Institue 'ye yönlendireceğim. (ilink). Burada da Beyond Dualism (by John Searle) konulu konuşmaya hastayım.

İnternette bilgi depolayan videoların sayısı korkunç arttı. Şamil'in belirttiği gibi İngilizce bilmeyenler için bu durumun hiçbir faidesi yok. Bu videoların Türkçe'ye çevrilmesi ve seslendirilmesi için bir bağış kampanyası başlasa ne güzel olur.

December 27, 2006

Hayat Boyu Spor

Her sabah 20 dakikamı egzersiz için ayırıyorum. Günümün %1 lik dilimini aşağıdaki videolardan birisi eşliğinde geçiriyorum.

Egzersizler ne her gün yapılamayacak kadar uzun ve ağır ne de işe yaramayacak kadar kısa ve hafif. Dr. Mehmet Öz'ün gözetiminde hazırlanmışlar. Amaç vüducu baştan ayağa çalıştırmak ve kalp atışını bir miktar arttırmak.

Tek sorun egzersizleri yaptıran Joel arkadaşımızın soğuk espirilerini tekrar tekrar dinlemek zorunda kalmak.

Videoları bilgisayarınıza indirebilirsiniz. Bunun için google video player programını kurmak gerekli.

Gününü masa başında geçiren ve sağlıklı bir yaşam arzulayan herkese tavsiye ederim.

Başlangıç için:



Orta seviye:


İleri seviye:

December 24, 2006

Dedem Ahmet Fidan

Dedeciğim Ahmet Fidan 19 Aralık Salı günü saat 11:45 civarında Hakkın rahmetine kavuştu. Tüm başsağlığı dileklerinin gıyabında dostlar sağolsun diyorum.



Dedem hicri 1337 (1919) yılında doğmuş. 87 yaşında öldü. Son günleri hariç her zaman dinç ve zinde idi. 60'lı yaşlarında bile kilometrelerce yolu yayan teperdi. Yatağa düştüğü son haftaları hariç yürümek için hiç yardım almadı. Hayatında hiç ameliyat olmamış. Bana sağlam bir genetik miras bıraktı.

Dedem alkol ve sigara hemen hemen hiç kullanmamış. Sağlıklı yaşamın şartlarını ondan öğrendim.

Dedem çok çalışkandı. Bize sürekli atıldığı işlere nasıl başladığını, nasıl battığını, kimlerden dost kazığı yediğini, hangi fırsatları kaçırdığını anlatırdı. Dedem çiftçilik, mandıracılık, bakkalcılık yapmış. Anlattığı hikayelerinde iş bitiriciliği ile üstlerinin/müşterilerinin taktirini kazanan, yeniliklerden cesaret alan, dürüst iş yapma sevdası yüzünden batan/fırsatlar kaçıran kahramanı canlandırırdı.

Dedem annesine çok düşkündü. Torunlarına bile annesini anlatır, annesinin mezarına gidince ağlardı. Dedemin bu anne hasreti için hüzün dolu bir hayret hissetmişimdir.

Dedeciğim Ahmet Fidan 19 Aralık Salı günü saat 11:45 civarında annesine kavuştu.

December 12, 2006

Neden Pardus?

Pardus Tübitak tarafından geliştirilen linux tabanlı bir işletim sistemi. 2007 sürümünün dağıtılmasına çok az zaman kaldı. Peki niçin Microsoft Windows XP'yi kaldırıp Pardus yükleyeceğim.

Öncelikle korsancılığa karşıyım. Beğeneyim beğenmeyeyim organize olmuş insanlar tarafından üretilen ürünlere sevecenlikle yaklaşırım. Bu beceriyi ödüllendirmek için ürünü kullanacaksam parasını ödemek isterim. Sırf bu yüzden kitapların orjinalini alırım, fotokopi çektirtmem. Lisanssız yazılım kullanmamaya azami özen gösteririm. Korsancılığı hırsızlık olarak görürüm. Hırsız olmamak için Pardus yükleyeceğim.

Bilgisayarlar işletim sistemi olmadan kullanılamaz. Pardus ve Microsoft Windows XP birer işletim sistemi. Microsoft Windows XP pahallı. Pardus bedava. Yarın, öbür gün, hep hep hep bedava olacak.

Microsoft Windows XP'nin Türkçe versiyonunu anlayarak kullanmak cok zor. O nedenle İngilizce versiyonunu kullanmaktayım. Ama annem teyzem İngilizceyi çok iyi bilmiyorlar. O nedenle bilgisayarı rahat kullanamıyorlar. Pardus Türkçe. Türkçe bilen bir kişi bilgisayarı sıkıntısız kullansın diye tasarlanmış.

Bilgisayarı internet sohbetleri ve oyunların ötesinde ödev yazmak, basit hesaplamalar yapmak için de kullanıyorum. Microsoft Windows XP'de bu işleri yapacak programlar yok. Bunlar için yine bir sürü para ödeyip yeni programlar almam lazım. Ama Pardus'un içinde bu tür programlar zaten var. Ayrıca zaman ve para harcamaya da gerek yok. Pardus kurulurken bu programlar otomatik kurulacak.

Pardus'un yaygın olarak kullanılmasındaki en büyük engel her türlü oyunu çalıştıramayacak olması. Çalışsa bile yavaş çalışacaktır. Ama bu problem de zaman içinde çözülecektir.

Pardus malesef bilinmemektedir. İnsanlar avantajlarından haberdar oldukça Pardus'u daha çok sevecektir. Herkesi Pardus'u tanıtmaya ve Pardus 2007 yüklemeye davet ediyorum.

October 22, 2006

Maça Kızı = Hörts = Hayat

Maça Kızı. İngilizcesi hearts (ben kendi aramda hörts olarak adlandırırım). Sevdiğim bir kağıt oyunudur. Entellektüel arkadaşlarım (entellektüel arkadaşlarımı ben kendi aramda Nesij olarak adlandırırım) hörts yerine briç veya satranç oynamamı salık verir. Ben de hörtsün hayatın ta kendisi olduğunu idda ederim. İddamı temellendirmeye çalışacağım.

Oyunumuz 52 kağıt ve dört kişi ile oynanır. Her oyuncuya 13'er kağıt dağıtılır.

Oyunun amacı en düşük ceza puanını almaktır. Oyun sonunda en düşük ceza puanını alan oyunu kazanır. Her kupa 1 ceza puanı, maça kızı 13 ceza puanı olmak üzere toplam 26 ceza puanı vardır.

En yüksek kağıdı atan o eli ve içindeki ceza puanlarını alır. Bütün kupaları ve maça kızını almayı başaran oyuncuya 26 hediye puanı verilir. Bu duruma İngilizcede "shoot the moon", güzel Türkçemizde ise "kafa atmak" denir.

Kağıtlar dağıtıldıktan sonra herkes elinden üç kağıt seçer. Bu üç kağıdı solundaki, sağındaki veya karşısındaki 'rakibe' geçirir; veya kimseye vermez. Ne zaman hangi oyuncuya kağıt geçirileceği kurallarla bellidir.

Şimdi gelelim hörtsün güzelliklerine.

Dört kişi oynar, bir kişi kazanır. Takım oyunu değildir. Bireysel bir oyundur. Ya kazanırsınız ya da kaybedersiniz. Ama kazanmak için oyun içinde geçici ittifaklar yapmalısınız.

Kazanan her zaman oyunu en iyi oynayan değildir. Bazen, iyi oynayanlar birbirlerine ceza yağdırmaktan bu kapışmanın içine giremeyen vasat oyuncuları unuturlar. Bir de bakarlar ki kötü olan kazanmış.

Bilenle bilmeyen bir olmaz. Oyuncular arasındaki seviye farkı çoksa oyunun bir eğlencesi olmaz. Çünkü atılan her kağıdın oyuncunun elinin durumu ile ilgili bir anlamı vardır. Bu anlamı okuyamayan ile okuyan birlikte oynarsa işler monotonlaşır.

Çokluktan bokluk doğar. Dik kafalı oyuncular vardr. Kaybediyor olsa bile sizinle beraber hareket etmeye yanaşmaz. Çünkü dört el önce ona maça kızını (13 ceza puanını) yedirmişsinizdir. Gözleri intikamdan başka bir şey görmez. Ortak bir taktik geliştirilemediği için oyun kaybedilir.

Birlikten kuvvet doğar. Profosyonel oyuncular vardır. O anki puan durumuna göre dostluklar kurarlar veya bozarlar. Bunlarla oynamak çok eğlencelidir. Oyunlar uzun sürer.

Görev Bilinci. Herkes üç kağıt geçirdiği kişiyi kollamakla (kafa atmasını engellemekle) yükümlüdür. Bazı oyuncular bu göreve sıkı sıkıya sarılır, oyunu kaybetmek uğruna olsa bile. Bazıları duruma göre bu görevi hatırlarlar duruma göre unutuverirler. Bazı oyuncular da diğer oyuncuların görevlerini hiçbir zaman aksatmayacaklarını varsayarak sürekli kaybederler. Bu son durum bana işçilerini çok seven ve onlara güvenen sosyal demokrat fabrika müdürlerini anımsattı.

Topluluk psikolojisi. Kağıt geçirilmeyen ellerde kimse kimseyi kollamaz. Çünkü birisini kollamak kimsenin görevi değildir.

Şans önemli bir faktördür. Bazı kağıt dağılımlarında ne yaparsanız yapın kazanamazsınız. Bazen de hiç uğraşmadan oyunun birincisi oluverirsiniz. Hayatta da öyle değil midir? Kimimiz şanslı doğmuşuzdur, kimimiz şanssız. Ama neyin şans neyin şanssızlık olduğu hemen anlaşılmaz. Eyvah bittim dediğiniz eli bir de bakmışsınız kazasız atlatıvermişsiniz; bu elde bana bişeycikler olmaz dediğinizde de maçakızını yiyi yiyi vermişsiniz.

İhanet olağandır. Bir önceki elde yardımcı olarak mutlak yenilgiden kurtardığınız birisi hemen bir sonraki elde sizi arkanızdan bıçaklar ve ceza puanı yağdırır.

Hile her zaman vardır. Oyncuların birbireriyle konuşmaları yasaktır. Ama gizli mesajlaşmalarla o anki ortağınıza hangi kağıdı atması gerektiğini söyleyebilirsiniz.

Doğrucu davutlar. Bazılarına gizlice şu kağıdı at dersiniz. Adam tutar ortalığa ben hile yapmam arkadaş diye bağırıverir. Bu kişiler bana rüşvet almamayı ilke edinen yoksul tapu kadastro memurlarını hatırlatır.

Kafasızlar. Ceza puanı yüksek olan bir kişiye diğer üç kişi birden yüklenir. Bir süre sonra o kişinin ceza puanı diğerleriyle eşitlenir, hatta geçer. Ama o kişiye yüklenmeye devam edilir. Doğal olarak oyun kaybedilir. Bu durumu her seçimde tekrar tekrar aynı partiye oy verenlere benzetebiliriz. Yav kardeşim bir çevrene bak, ülkede neler olup bitiyo bir anlamaya çalış. Değil mi ama.

Kıskanç devrimciler. Yahoo Games herkese kazandığı ve kaybettiği oyunların sayısına bakarak "genel puan" verir. Bir oyunda kazanır veya kaybederseniz bu genel puan yükselir veya düşer. Eğer ki genel puanı çok yüksek olan birisi genel puanı düşük olan üç kişi ile oynarsa üç kişi ona hurra yüklenir. Taktik maktik herşey unutulur. Adam oyunu oynadığına pişman edilir. Ben bu durumu parasızlık çektiği için değil başkaları zengin kendisi yoksul olduğu için devrimci olan arkadaşlara benzetirim. Bunlar bir yolunu bulduklarında en acar kapitalist oluverirler.

Burjuva entelleri. E kardeşim genel puanı yüksek olan kişi diğerleriyle oynamasın diyeceksiniz haklı olarak. Ben bunları da varoşlara halkı bilinçlendirmeye giden ama mahallenin kızına yan gözle baktığından taş ve sopalarla kovalanan saf burjuva entellerine benzetirim.

Görüldüğü üzere hörts = hayat'tır. Ben gece gündüz hörts oynuyorsam tek gayem hayatı daha iyi anlamaktır.

October 21, 2006

May The Music Never End

Dört aydan beri Allah'ın her günü aynı şeyi yapıyorum.

Bembeyaz battaniyemi alıp sımsıkı sarınıyorum. Vücudumun sıcaklığı ateşimi yükseltiyor, Romeo ve Juliet'i düşlüyorum. "Düşlerim yeni başlıyor, dahası var" diyorum kendi kendime, heyecanlanıyorum.

Garip bir hüzün doğuyor içimde. Birden kırlarda buluyorum kendimi, beyaz bulutları ve kelebekleri görünce unutuveriyorum hüznü. "Dünyayı Seviyorum!" diyorum.

Delice içiyoruz kızlarla, kafalar iyi, dans ediyor, gevşiyoruz. İçlerinden birine aşık oluveriyorum hemen. Bir de bakıyorum ki en iyi dostum sevgilim olmuş. Sevinçten uçuyorum. "Aşk sevinç miydi? Aşk hüzün değil miydi? Bu aşk olamaz." diye sayıklıyorum.

Kaybediyorum kendimi sevgilimin kollarında. Aşk "Bir daha" diyor. "Ben olmaz desem de bir daha." Ateşim iyice yükselmiş. Yoksa bütün bunlar düşmüydü?

Sevdiğimden dün ayrıldım. Geceler ıssız ve yanlız mı geçecek? "Ey Mavi, Meğer sen hüzünmüşsün! Ben bilmezdim senin hüzün olduğunu!" diye ağlıyorum. Yalvarıyorum bebeğim eve dönsün diye. Anlıyorum ki aşk dünyanın en büyük acısı; hele çekip gitmişse.

Dört aydan beri Allah'ın her günü Shirley Horn dinliyorum.

Washington'un yoksul bir ailesinden gelen, müziğin çocuk dahisi, metro işçisinin karısı, pembe dizi Yalan Rüzgarı'nın bağımlısı, Miles Davis'in bulup bir anda en yükseklere çıkarttığı, star payesi verdiği, ve bütün bunları yapacağını ispatlamak için de çocuklarına Horn'un ilk albümü 'Embers and Ashes'den parçalar söyleterek karşıladığı Shirley.

Müziğin hissetmek olduğunu, müziği yavaş söylemenin asıl ustalık olduğunu, müziğin ne kadar sade ise o kadar görkemli olduğunu bana öğreten Shirley.

Nacizane aktardığım hikayelerini ustanın kendi sesinden dinlemek isteyenler için:

May The Music Never End

Here is to life. Fever. The best is yet to come.

A time for love.

Come fly with me. Come dance with me. I fall in love too easily. Beautiful friendship. This can't be love.

A got lost in his arms. Do it again. All nıght long.

Yesterday. Sharing the night with the blues. The meaning of the blues. Baby won't you please come home. Once I loved.

October 18, 2006

Powers of Ten

Herkesin çok seveceği ama Şamil'in (daha yapmadıysa) orjinalini bulup arşivleyeceği türden kısa bir belgesel.

Kenarları metrenin 10'luk kuvvetleri kadar uzun 40 tane kare hayal edelim. (10^-16 metreden ... 10^24 metreye kadar). Bu karelerin içine sırasıyla neler sığardı.

Charles and Ray Eames 1977 yılında IBM için yapmış. Medeniyete teşekkür edelim. Hep beraber izleyelim.

October 08, 2006

Skor 1-0

Çarşamba akşamı hafif bir üşüme ve devamında ısınamama ile başlayan karşılaşma, Perşembe günü boğaz kuruluğu ve halsizlik ile devam etti. Perşembe öğlen Kloroben adlı dezenfektan diye niteleyebileceğimiz bir boğaz spreyi ile tarafımdan bir atak yapıldı. Atak karşısında rakip Perşembe akşamı boğazdaki kuruluğu ağrıya çevirerek cevap verdi. Akabinde en iyi savunma saldırıdır felsefesini benimsemiş rakip mukuslara saldırarak burnu, genizi ve sinüs boşluklarını yakmaya başladı; ateş ve hapşurukla birlikte tarifi imkansız bir halsizlik yarattı. Uykusuz geçen Perşembe gecesinden sonra (hayatımda ilk defa hastalık dolayısı ile uyuyamadım) rakibi yok etmek için profosyonel bir katil tuttum: Dr. Nur Canoğlu. Önce azgın saldırganın özellikleri tespit edilmeye çalışıldı: sinüs röntgeni net bir sonuç vermedi lakin tam kan tahlili normal çıkmadı. Teşhis sinüzüt veya boğaz iltahabı olarak adlandırıldı. Tedaviye sanki sinüzitmiş gibi devam edildi.

Klacid 500 mg (7 gün sabah akşam antibiyotik)
A-ferin forte (şikayet süresince ağrı kesici ateş düşürücü)
Flixonase (şişesi bitinceye dek kullanılacak burun spreyi)

Pazar günü şu saate kadar yataktan çıkılmadı ve ancak şu saat itibariyle blog yazacak kadar bir güç bulundu ama yazıncaya kadar da telef olundu.

Neden böyle bir şey başıma geldi:
Salıdan Cumaya 9-10 arası günde bir kilometre yüzelim çabası sinüsleri azdırdı.
Ofiste iki kişinin grip oluşu ve birinin yanlışlıkla nefesini soluyuş ajanları vücuda soktu.
Ofisin düzenli temizlenmeyişi ve havalandırılamayışı toza alerjisi olan bünyeyi yordu.
Çarşamba akşamı Cognitifçilerle tanışalım partisinde tez yazmanın verdiği bunalımla üst limit olan bir bardak şarap veya bir şişe bira oldukça aşıldı; bünye iyice yoruldu.

Hayatımızdaki değişiklikler:
Boynumdaki sıkıntıyı oldukça gidermesine rağmen yüzme çalışmalarına paydos. Başka bir spor icra edilecek. Limit aşmaa paydos. Efendi olunacak.

Halsiz Dadlı

September 09, 2006

Maksimum Keyf

Geçen gün farkettim. Yemek, sıçmak ve uyumak dışındaki bilgisyar başındayım. Bilgisayarda işimi yapıyor ve eğlencemi yaşıyorum. Bilgisayarlı yaşamdan keyf alıyorum.

Bilgisayarlar masada durur genellikle. Masa başında oturmak bana yorucu geliyor. Boynum tutuluyor, bileklerim hasta oluyor vs. Keyif bozuluyor.

Ben ne yaptım. Bilgisayarı yatağın yanına taşıdım. Yatağa kocaman bir yastık attım. Yan geli yattım.

İşte mutluluğun webcam ile resmi.



Burda ne yapacam. Tez yazacam. Blog okuyacam. Podcast dinleyecem.

Lakin maksimum keyfden hala uzağım. Bunun için neler gerekli: Kablosuz klavye ve fare, daha büyük ve net bir monitor, ustune tepsi yapışturulmış yastık, dijital fotograj makinesi.

September 06, 2006

İnsanın Kendini Dağlara Vurası Geliyor

Ben hayatımda magazin dergisi hiç okumadım. Nedeni ise içerinin bayağı ve baştan savma olduğunu düşünmemdir. Bugün tesadüfen okumuş olduğum bir magazin dergisindeki yazının çok eğitici olacağını ve beni dumurlardan dumurlara uğrattacağını hiç tahmin etmezdim.

Cahil cühela, okuyamamış insalara bir kinim yoktur. Bu kişileri ne ailelerinden ne de devletten yardım alabilmiş bahtsızlar olarak görürüm. Ama ülkemin kıt kaynaklarını harcayarak bir okula gidip de kütük gibi çıkan insanlara tahammülüm yoktur. Her türlü ortamda gözümden uzak olmalarını isterim.

Nazlı Çetinok Arun'un Gecce dergisindeki şu yazısını bir okuyun.

Allah aşkına bu nedir. Hangi utanmaz bu kadına yazı yazdırıyor. Hangi utanmaz bu kadına diploma vermiş. Hangi utanmaz bu kadına okuma yazma öğretmiş.

Tüm iyiniyetimle bu yazının bir program tarafından yazıldığını (bkz. bilimsel sunum hazırlayan program) veya hanımfendinin hikaye anlatmak ile ilgili beyin bölgesinin (tabii böyle bir bölge varsa) çalışmıyor olduğunu varsayıyorum.

August 08, 2006

Kalbim Çocuk Kalbi Gibi Saf ve Temizdir

O nedenle seni bir dost bir arkadaş olarak gördüm. Böyle bir fikir aklına nasıl geldi anlamadım.

İçten içe cilveleşmeyi seven fakat iş ciddiye binince postu kurtarmak için ben çok masum ve safımdır bahanesine sığınan bayanların foyasını meydana çıkaracak bir çalışma. İngiliz bilim adamları iftaharla sunar.

Aşağıdaki resmi dostunuza gösteriniz ve ne gördüğünü sorunuz.



Açıklaması için tıklayınız.

August 01, 2006

Yaz Tatili

Tatili sevgilisimle beraber gecirdik.

Atlantayi gezdik.



Bir suru yemek yedik.



Bir suru kitap satin aldik.


The Gig Bag Book of Guitar Complete link
What Do You Care What Other People Think?: Further Adventures of a Curious Character link
Surely You're Joking, Mr. Feynman! (Adventures of a Curious Character) link
Patterns in the Mind link
Searching for Memory: The Brain, the Mind, and the Past link
Psychology: The Briefer Course link
The Millennium Problems: The Seven Greatest Unsolved Mathematical Puzzles of Our Time link
The Seven Sins of Memory: How the Mind Forgets and Remembers link
The Metaphorical Brain link
How to Prepare for the TOEFL Essay link
Arabic in 10 Minutes a Day link
Cognitive Psychology: A Neural-Network Approach link
Discovering Statistics Using SPSS (Introducing Statistical Methods S.) (2nd Edition) link
The Society of Mind link

Bir suru film seyrettik.



Family Guy Season 3 link
Monsieur Ibrahim et les fleurs du Coran link
The Big Lebowski link
Farinelli link
Match Point link
From Dusk Till link
Caché link
Sin City link
Full Metal Jacket link
Kurenai no buta (Porco Rosso) link
Mononoke-hime (Princess Mononoke) link
Dekalog link
Hauru no ugoku shiro (Howl's moving castle) link
Kama Sutra: A Tale of Love link

July 05, 2006

Türkiye'nin Yükseköğretim Stratejisi

Türkiye'nin Yükseköğretim Stratejisi (Taslak Rapor) YÖK'ün internet sitesinden indirilebilinir (hızlı link şurada).

YÖK dökümanla ilgili fikirlerinizi de öğrenmek istiyor. Bununla ilgili email adresleri YÖK'ün sayfasında.

Eğitim sisteminin güncel bir resmini almak ve görüşlerinizi yürütme görevlileri ile paylaşmak için mükemmel bir fırsat. Raporu blog ortamlarında tartışalım ve tartıştıralım.

June 18, 2006

Biracık da Bossa Nova

Finlandiya'dan döndüğümden beridir canım hiiç bir şeycik yapmak istemiyor. Tezimi yavaştan yazsam/toparlasam olur, bir iki kitap var aklımda (bilişsel işler) onları okusam ne güzel olur, lakin havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez memleketime ayak bastığımdan beri tembel bir adam oldum.

Eğer asistanlık işleri adı altında okulda avarelik etmiyorsam elime geçen orda burda gördüğüm kitapları hemencik okumaya başlıyorum veya o da olmadı gitar çalışıyorum. İşte bloğa da çaldığım bir iki paraçayı atayım dedim ki bir soğukluk girmesin aramıza (sizinle değil canım blogla benim arama tabii ki).

İlk kaydettiğim parça pek meşhur The Girl from Ipanema (parçanın akorlarlarına ve sözlerine şurdan, benim kaydıma ise şurdan ulaşınız). Eksikleri olmasına rağmen çaldığım gitardan ve terennüm ettiğim melodilerden hoşlansam da İngilizce telaffuzumdan hiç hoşlanmadım. O nedenle bir de Corcovardo adlı parçayı Portekizce'den söylemeye yeltendim (bu parçanın akorlarlarına ve sözlerine şurdan, benim kaydıma ise şurdan ulaşınız). Bu parçayı Portekizce bilenler kesinlikle dinlemesin!! Portekizce bilmeyenlerin kulağına Corcovardo parçasının daha güzel tınlayacağını iddia edeceğim -hiç olmazsa bana öyle oldu.

June 03, 2006

Radio Free Europa

Haberleri Avar, Çerkez ve Çeçence dilinde dinlemek isteyenler için Özgür Avrupa Radyosu her gün 20 şer dakikalık program sunuyor bu üç dilde. Yapılan yayını yüzde yüz anlamasam da uluslararası haberlerin yanısıra sadece Avar, Çerkez veya Çeçenleri ilgilendiren haberlere de yer veriliyor sanırsam. O gün yayınlanmış programı takip etmek için şu adresi ziyaret ediniz.

May 13, 2006

Gödel nasıl öldü

Kurt Gödel çok meşhur ama benim hala anlamaya vakıf olamadığım incompleteness theoremini ispatlayan matematikçi.

Gödel'in paranoid şizofreni hastalığı varmış. Sürekli birilerinin kendisini zehirlemek istediğine ve sadece karısının yaptığı yemeklerin zehirden yoksun olduğuna inandığı için sadece karısının hazırladığı yiyecekleri yermiş. Karısı amansız bir hastalığa yakalanıp hastahane yataklarından kalkamaz hale gelince Gödele yemek yapamamış. Gödel de başka kimsenin yemeğini ağzına götürmediğinden 1978 yılında açlıktan ölmüş.

May 09, 2006

Yalan

Yalan söylemek, yalana inanmak sanıyorum insan doğasının çok temel bir parçası. Yalan yaşamımızı sürdürebilmemiz için bir anahtar.

Benim en sevdiğim yalan yeni çocuk doğurmuş genç kadınların çocuk doğurmanın ne kadar mükemmel bir şey olduğu ve bebeğin hayatlarına ne büyük bir mutluluk kattığı ile ilgili yalanıdır. Pembecik, sürekli gülen, küçücük elli, küçücük burunlu, sevincini gövdesini hoplatarak belli eden bir bebeği görüp mutlu olmamak mümkün değildir.

Fakat çocuk reddedilemeyecek problemleri de beraberinde getirir. Çocuğu kendi içinde büyütmek ve doğurabilmek için kadın vücudu inanılmayacak bir değişim geçirir. (Bozulmuş bu vücudun neden estetik olmadığını uzun uzun anlatacak değilim.) Aynada kendisini seyreden genç anne güzelliğin uzak bir hayal olduğunu, ve kocasının çapkın bakışlarının artık başkalarına yöneldiğini anladığında bebeciğe sarılmaktan başka ne teselli bulabilir ki.

Bu kadar şirin, çevresine gülücükler dağıtan bir yaratığın hastalıktan öksürdüğünü, ciğerlerinin söküldüğünü görünce kim kahrolmaz. Herşeyiyle size muthaç olan bebeciğin illaha da geçirmek zorunda olduğu hastalıkları kalıcı bir hasar görmeden atlatması için çırpınıp durur artık anne. Çocuğu için endişelenme hayatının bir parçası olur. Dünyanın sürekli kötüye gidişini, ülkede artan şiddeti, bitmek bilmeyen hayat pahallılığını, okulların ve eğitim sisteminin durumunu, sinsice çocuklara esrar-eroin satan çeteleri düşündükçe soğuk terler döker. Annenin aklını kaybetmemek için sarılacağı tek teselli gelecek mutlu günlerin hayalidir: "Çocuk büyüyüp adam olduğunda onunla gurur duymak ne güzeldir. Ne büyük bir mucize çocuk yetiştirmek!". Bütün bunlar tabii ki çıkılamayan tatilleri, gezilemeyen ülkeleri, uykusuz geçen geceleri, herşeyi ve herşeyi unutmak için en güzel bahanedir.

Yalanı sadece anneler söylemez. Yazının başında da belirttiğim gibi yalan söyleme illeti hepimizde mahsustur: "Kaçırdığım o fırsat çok da önemli değildi zaten. Çok seviyorduk birbirimizi ama ayrıldığımız iyi oldu kesin mutsuz olacaktık. Namussuz müdür azcık akıllı olsaydı o işi nasıl da başaracaktım. Ortağım satmasaydı ne kadar para kazanacaktım belli değil. Ülkemizin cennetten bir köşe olduğunu her Avrupa seyahatimde bir kez daha anlıyorum; Avrupa'da her türlü imkan var ama insanları mutlu değil.", vs. vs. vs.

Yalan hayatımız sürdürmemize yarayan belki de bizi intihardan koruyan bir sığınak. Ama yalana sığınmanın bedeli de çok ağır. Chomsky'nin ileri sürdüğü gibi devletlerin toplumları yalanla idare etmesinin insanlığın sonunu getireceği tezini bir kenara koyarsak, yalan en başta problemlerin çözümünü imkansızlaştırır. Bir problemi çözebilmek için önce onunla yüzeşmek gerekir; kendimizi kandırıp problemi yok saymak aynı problemle tekrar tekrar uğraşmaktan başka bir işe yaramaz.

İnsanın kendi kendine yalan söylediğini itiraf edebilmesi, yalan attığı konuların analizini yapması ve bu problemleri çözmeye uğraşması kanımca bir erdemdir. Yalanı herkesle paylaşmak ise cesaret işidir. Serdar Turgut bugünkü analiz yorum yazısında bu erdemi ve cesareti göstermiş (bkz. www.aksam.com.tr/haberpop.asp?a=39235,4).

May 05, 2006

MANGAL ve BU YAĞMUR

MANGAL

Bana tül gibi ince
Bir hülya verir mangal.
Küllerini deşince,
Titrer, ürperir mangal.

Şikâyetsiz âşıklar
Gibi içinden yanar,
Fâni günleri anar,
Sabaha erir mangal...

BU YAĞMUR
Bu yağmur... bu yağmur... bu kıldan ince
Öpüşten yumuşak yağan bu yağmur.
Bu yağmur... bu yağmur... bir gün dinince
Aynalar yüzümü tanımaz olur.

Bu yağmur kanımı boğan bir iplik,
Karnımda acısız yatan bir bıçak.
Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik
Dayandıkça çisil çisil yağacak.

Bu yağmur... Bu yağmur... cinnetten üstün;
Karanlık kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün
Sulardan, seslerden ve gecelerden.


NECİP FAZIL KISAKÜREK

May 04, 2006

Zihni Kapasitemizin Sınırları

Chomsky'den bir alıntı yapalım:
"As for the matter of cognitive reach, if humans are part of the natural world, not supernatural beings, then human intelligence has its scope and limits, determined by initial design. We can thus anticipate that certain questions will not fall within their cognitive reach, just as rats are unable to run mazes with numerical properties, lacking the appropriate concepts. Such questions we might call 'mysteries-for-humans', just as some questions pose mysteries-for-rats. Among these mysteries may be questions we raise, and others we do not know how to formulate properly or at all" (Mind, 1995, vol. 104, p.2).

Acaba hangi problemlerin çözümü zihni kapasitemizin sınırları ötesinde olabilir.

Benim aklıma gelenler:
1) Sadece cetvel (işaretlenmemiş olacak) ve pergel ile verilen bir dairenin alanına eşit kare çizmek.
2) Tanrının varlığını (veya yokluğunu) bilmek.

Birinci problemin çözümünü bulmak veya bulamamak birey için bir sorun değil. İkincisi için aynı şeyi söylemek zor.

Huzurlu günler dilerim.

April 27, 2006

Bam Teli

Serdar Turgut bugünkü analiz/yorum yazısında Türkiye'deki birçok problemin nedenini rasyonel düşünce kıtlığı olarak tespit etmiş. Sorunların çözümü için başkalarını değil kendimizi değiştirmemiz gerektiğini öğütlüyor. Bu fikir açıkçası benim temel aldığım ilkelerden biridir.

"Toplumun hiçbir kesimi diğerinden daha sağlıklı filan da değil; bunu unutun" (ST). Değişebilmek için önce buna inanmak gerekli.

Rasyonel düşünce kıtlığına absürt bir örnek için bkz. Can Dündar'ın bugünkü yazısı.

April 21, 2006

Atomik Gezi

Finlandiya'da bulunduğumdan beri ilk defa bir gruba dahil olup bir geziye katıldım. Dün bir atom santrali ve bir rüzgar enerjisi merkezi gezdik. Atom santrali ve rüzgar pervaneleri ile ilgili diyeceğim bir şey yok. Enteresan makinalar. Benim garibime giden noktalar daha çok katılımcı davranışı ile ilgili.

Katılımcılar arasında her milletten adam vardı.

Sabah 8'de yola çıkıldı akşam 23 de dönüldü. Otobüs yolculuğu (gidiş 4:30 saat geliş 4:30 saat) toplam 9 saat sürdü. Yani yolculuk ziyaretlerden uzun tuttu.

12'de santrale varıldı. Bir kahve ve bir poğaça ikram edildi. Santral ile ilgili bilgi alındı, atık ünitesi gezildi, ordan rüzgar pervanelerine ziyaret başladı. Ancak akşam 8:30 de yemek yenebilindi. Yani katılımcılar sabah 8'den akşam 8'e kadar hiçbir şey yemeden gezdi. (İstisna ben ve birkaç Japon idi. Ben masraftan kaçınayım diye sandviçler hazırlamıştım. Ara ara onları götürdüm.) Bu kadar açlığa rağmen milletin gıkı çıkmadı. Kimse grup liderine "yav birader açlıktan öldük, bizi bir yemeğe götür, böyle de gezi olmaz ki; geziyor muyuz yoksa işkence mi çekiyoruz belli değil" demedi. Herkes ne zaman yemek yenecek acaba diye bekledi. Sanırım grup içinde yemek konusunda en çok homurdanan da bendim.

Otobüste tuvalet vardı. Kimse otobüs tuvaletini kullanmadı. Sanırım yine diş sıkıldı ve ziyaret aralarında ihtiyaç giderildi. Benim bir sıkıntım olmadı. Olsa idi hiç çekinmez otobüs tuvaletini kullanırdım.

Gezinin büyük kısmı (yaklaşık toplam 3-4 saat) bu makinaların işleyiş şekilleri, üretim kapasiteleri, bakım problemleri ve karlılıkları konusunda seminer dinlemek ile geçti.

Bütün bunları gözlemledikten sonra acaba ben çok mu rahatına düşkün biriyim diye kendi kendime sormadan edemedim. Otobüste kalış süresi gezme görme süresinden uzun bir geziye katılıp, saatlerce aç kalıp, üstelik çiş de tutup, sonra eğlenceli şeyler değil de durmadan konuşan ve karmaşık şeyler anlatan insanları dinlemek ve bundan şikayetçi olmamak garibime gitti doğrusu.

April 13, 2006

Şiddet Karşıtlığı

İki Milliyet gazetesi yazarı (Metin Minür ve Can Dündar) şiddet karşıtlığı konusunu ele almış.

Minür, Ghandi ve Martin Luther King örneklerini vermiş, şiddet karşıtlığının siyasi bir güç olarak kullanılabileceğini, şiddete şiddet ile karşılık vermenin zararlarını anlatmış ve müslüman toplumlarda bu tutumun gelişmediğinden dem vurmuş. Ghandi ve King'in öldürülmüş olduğunu hatırlatarak yazısını ironik bir şekilde bitirmiş. Minür tespit yapmış ama çözüm vermemiş. Biz ne kadar şiddete karşıyız ve ne yapmalıyız konusunda bir şey dememiş. Elini taşın altına koymamış. 'Gelinim sana söylüyorum kızım sen anla' yaklaşımı benimsemiş.

Dündar, Hilmi Özkök'ün subay adaylarına verdiği "karşıt fikirlerin çatışmasından yeni fikirler doğar, sorunlar çözümlenir; karşıt fikirlerden (düşünmekten) korkmayınız" manasına gelecek öğütlerini bu sefer polis adaylarına hatırlatmak istemiş. Şiddet'ten uzak durduğumuz ve şiddete karşı olduğumuz sürece, tartışmayı ve diyaloğu arttırdığımız sürece şiddeti (terörü) yenebileceğimizi idda etmiş. Şiddet polise karşı ise polisin yanında olmamız gerektiğini, Kürt çocuklarına karşı ise onların yanında olmamız gerektiğini söylemiş.

"Şiddet Karşıtlığı" kelimelerini google'da aratınca iki link gözüme çarptı.

Biri kendisini siyasi bir hareket olarak tanımlayan 'Yeşiller'in sitesi. Yeşiller'in ilkelerinden birisi de şiddet karşıtlığı imiş. Fakat kendilerinin şiddet karşıtlığı nedir, neden kaynaklanır, nasıl önlenir sorularına bilimsel (veya değil) bir yanıt verme çabasında olduklarını sanmıyorum (sitelerinde göremedim - belki de yeterince aramadım). Yeşiller hareketi bana ütopik bir hayalperestçilikten kurtulamayan solcularımızın Avrupa'dan ithal ettikleri bir takım görüşler eğer herkes tarafından benimsenirse Türkiye'nin tüm sorunlarının bir anda çözülebileceğini sanmalarının bir başka tezahürü gibi geldi (bkz. Orhan Pamuk'un İletişim Yayınları tarafından basılan Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kitabının çevirisi için yazdığı önsöz).

Diğeri bir web sitesinde verilen (sita) "Küresel Şiddet Karşıtlığı Konferansı Almanya’da Toplanıyor" haberi. "Şiddetsiz bir Küreselleşme" başlığı ile toplanan konferansta katılımcıların çeşitli problemleri bilimsel (veya bilimsel olmayan) yöntemlerle tartışacaklarını öğrendim. Kendilerine kanım ısındı. Tartışma konularına örnek olarak:
Ekonomik, kültürel ve politik küreseleşmenin analizi. Kapitalist globalleşme ile militarizm arasındaki ilişki nedir?
Globalleşmenin adil olmayan yönlerine karşı şiddet içermeyen direniş stratejileri geliştirilmesi. Şiddet içermeyen bir sosyal değişim nasıl gerçekleştirilebilir. Birbirinden güzel daha birçok başlık konferans broşüründe bulunuyor

23-29 Ağustos Almanya'nın Paderborn şehrinde toplanacakmış bu konferans. Ben büyük ihtimalle 22-26 Ağustos tarihlerinde başka bir konferans için Bologna'da olacağımdan ve uçuşum da büyük ihtimalle Almanya Münih üzerinden olacağından canım bir günlük de olsa şu konferansa gitmeyi istedi. Gidemezsem de sağlık olsun.

April 05, 2006

İstanbul Şehri Güzel midir Çirkin midir

Şamil dostuma göre çirkindir (bkz. Rezil-i 'stanbul).

Turist broşürlerine göre güzeldir.

İstanbul'un bende ki imajı kaotiktir, pistir, kontrol edilemez, işini bilir, sonradan görmedir, hem ucuzdur hem pahallıdır, yalandır, çıkarcıdır, bitip tükenmez, hırsızdır, insan doludur ama bunlar benim gözüme, güzel demeyeyim ama, hoş görünür. Çünkü İstanbul gerçektir, ne ise odur. Bütün bu özellikleri de tarihten süzülerek gelmiştir.

Engin Ardıç bugünkü köşesinde (05 Nisan) İstanbul'u nasıl gördüğünü anlatmış. Görüşü Şamilinkine daha yakın.

April 03, 2006

9/11 by Chomsky

Chomsky'nin 9/11 den sonra, daha olay taze iken, çesitli medya organlarında yapılmış röportajlarının bir külliyatı. Çok yünlü, dili ağır, düşünülerek okunması gereken küçük bir kitap. Chomsky kendisini dil bilgini ve siyasi aktivist olarak tanımlıyor - siyaset bilimcisi olarak değil. (Bunun nedeni ayrı bir blog konusu).

Chomsky'nin 9/11 ile ilgili o günkü görüşlerinin bazılarını özetleyecek olursak (kendisinin bugünkü görüşlerinde önemli bir değişiklik olduğunu sanmıyorum):
1) Olay bin Laden veya onun desteklediği gruplar tarafından yapılmıştır.
2) Olayın Amerika devleti için şok edici olmasının nedeni, malesef, masum insanların öldürülmesi değil, yüzyıllardır ilk kez Amerikan topraklarının bir saldırıya uğraması ve sömürgecilik tarihinde ilk kez saldırganların sömürülenler olmasıdır.
3) SSCB'ye karşı Afganistan'da kutsal savaş (Holy War) yürütülürken Amerika ve Çin'in eğittiği, kullandığı ve desteklediği insanlar radikal İslamcılardır çünkü bu kişiler en acımasız savaşçılardır.
4) İşte bu kişiler, SSCB'nin Afganistan'daki konumuna paralel olarak, Amerika'yı kutsal İslam topraklarındaki bir işgalci olarak görmektedir.
5) Bu bölgelerdeki zenginliklerin batıya ve bir kısım yerel elitlere transferinden rahatsız olan halk da doğal olarak bu Amerikan karşıtlığının yandaşıdır.
6) Chomsky'nin diğer hedefler dışında niçin Dünya Ticaret Merkezinin vurulduğu konusunda bir teorisi yok. Fakat bin Laden'in globalleşme vb. gibi kavramlardan ve sorunlardan haberdar olmadığını Robert Fisk'e dayanarak söylüyor.
7) Mesele bir Batı-Doğu çatışması, Hristiyan-Müslüman savaşı değildir. Kaldı ki Avrupa'da Bosna-Hersek; Ortadoğu'da Suudi-Arabistan, Uzakdoğu'da Endonezya müslüman devletlerdir ve Amerikanın müttefikleridirler.
8) Terör eylemine karşı yapılması gereken şey onu bir şuç olarak görmek ve bu suçun mümessillerini bulup kanıtlara dayanarak cezalandırmak ve bu suçun nedenlerini araştırarak nedenlerini ortadan kaldırmaya çalışmaktır.
9) Terör eylemine karşı yapılması gereken şey orayı burayı bombalayarak masum insanları öldürmek değildir. Böyle bir tavır bin Laden'in rüyalarını süslemektedir çünkü bu şekilde bin Laden daha sert ve acımasız terör eylemleri için yandaşlar ve aktivistler bulabilecektir.
10) Amerikan halkının bir kısmında bir intikam arzusu vardır. Fakat olayın nedenlerine inilerek çözülmesini isteyen çevreler de vardır.
11) Chomsky'nin terör anlayışı Amerika ordusu ve devletinin yaptığı terör tanımı ile aynıdır. (Hatırlayabildiğim kadarıyla) Terör siyasal bir amaç için silah kullanımı veya kullanma tehtididir.
12) Bu terör tanımına göre Amerikan devleti veya onun desteklediği devletler de [hatta bütün devletler (benim yorumum)] terörist organizasyonlardır.
13) Amerika 'World Court' tarafından Nikaragua'ya karşı giriştiği eylemlerden dolayı terörist faaliyette bulunduğu için kınanmış tek devlettir.
14) 9/11 Amerikan elitleri tarafından silahlanma, sosyal hakların kısılması, zenginliğin küçük bir zümreye transferi vb. için kullanılacaktır.

Benim yorumlarım:
Chomsky'nin bu kitap ile gösterdiği şey Amerikan devletinin yaptığı şeylerin ve söylemlerinin birbirleri ile çeliştiğidir. Amerikan devletinin zalimliği ve kendi çıkarı için yapabileceği kötülüklerde sınır tamımamazlığıdır .

Bu kitabı okuyan ve dünyanın başka bir ülkesinde yaşayan bazı okuyucular (özellikle gönülden solcular ve müslümanlar, Amerika'nın çıkarlarına ters düşen/düşmüş ve kitapta anlatılan kötülüklere maruz kalan/kalmış gruplara kendini yakın hissedenler) bir Amerikan düşmanlığı geliştirmiş/geliştirecektir. Bu düşmanlık Amerika'nın herşeyine (halkına 'Amerikan halkı aptaldır, yoksa Bush'u seçer miydi', ürettiği ürünlere 'Microsoft Windows kadar kötü bir işletim sistemi görmedim' siz örnekleri çoğaltın) karşı olacakdır.

Bu kitabı okuyan ve dünyanın başka bir ülkesinde yaşayan diğer bazı okuyucular (özellikle eylemden solcular ve müslümanlar) bu kitabı kendi şiddet ve terör eylemlerinin gerekçesi, doğrulayıcısı, haklılayıcısı olarak göreceklerdir.

Oysa Chomsky Amerikan düşmanı değildir. O Bush'a karşı olduğu kadar Clinton'a da karşıdır. Amerika'daki ifade özgürlüğünün Amerikan halkı tafafından kazanıldığını düşünmektedir. (bkz. Milliyet http://www.milliyet.com/2005/11/22/siyaset/axsiy01.html). Kendisi toplum mühendisliğine, insanların yanlış bilgilerle yönlendirilmesine, masum insanların öldürülmesine ve bunun silahlanma, zenginin daha da zenginleşmesi ve insanların sömürülmesi için yapılmasına karşıdır.

Bu kitabı okuyan ve dünyanın başka bir ülkesinde yaşayan okuyucuların yapması gereken şey kendi ülkelerinin, devletlerinin, örgütlerinin yalanlarını, şiddet eylemlerini düşünmek, doğru bildikleri yanlışların neler olabileceğini araştırmak, ve kendi Chomsky'lerine sahip çıkmaktır (örn. Can Dündar ). Mevcut yönetimin kötülüklerine karşı çıkarken bazı grupların (yönetimi ele geçirip benzer kötülükleri bu sefer başkalarına yapmak isteyen grupların) oyuncağı olmamaktır.

Chomsky ile bitirelim yazıyı. "Kürt sorunu sizin sorununuz. Ben esas olarak Amerika’nın rolünü ele aldım" (Milliyet http://www.milliyet.com/2002/02/13/guncel/gun09.html).

March 01, 2006

Çevre Felaketleri

BBC yapmış. Dünyadaki yaşamı etkileyecek altı çevresel felaket grafiklerle net bir şekilde anlatılıyor (şuradan). Bir göz atılası.

February 23, 2006

Bir Milli Eğitim Bakanının Açmazı

Milli Eğitim Bakanlığı internet sitesinden öğrendim ki ilk milli eğitim bakanımız 1920'yılında göreve başlayan Dr. Rıza Nur imiş. Şu anki milli eğitim bakanımız Doç. Dr. Hüseyin Çelik 2003 yılında göreve başlamış. Kendisi Türkiye Cumhuriyetimizin altmışıncı milli eğitim bakanı.

2003-1920 = 83
83 / 60 = 1,38333

Bir milli eğitim bakanımızın ortalama görev süresi 1 yıl 3 ay.

Bir yıl üç ay içinde bürokratlar tanınacak, bakanlığın geliri gideri bütçe durumu öğrenilecek, bakanlığın eğitim politikası tartışılacak, eksiklikleri vurgulanacak, buna göre plan yapılacak, planın uygulama planı yapılacak, yapılacak işler için yürürlükteki kanunların engel veya zorluk teşkil ettiği görülecek onun için kanun taslakları falan filan hazırlanacak, kanuna ihtiyaç yoksa yönetmelikler yazılacak, yönetmeliklerin kanunlara uygun olup olmadığının tespiti gerekecek, tabii bakanlık katı ilk ay tebrike gelenler, daha sonraki zamanlarda da eş, dost, partili, yandaşlardan kadro, ihale vb. talep etmeye gelenler yüzünden ziyaretçi işgali altında olacak, arada meclise gitmek lazım, bakanlar toplantısına mutlaka gitmek lazım, seçim kokusu alınıyorsa seçim gezisine çıkmak lazım, mesai saat 5 de bitiyor, o saatten sonra kim bulacaksın da çalıştıracaksın, vs. vs. vs. vs.

Okuduğumuz ders kitaplarını, okulları, eğitim seviyesini hatırlayıp üzülmemek ama şükretmek lazım. Herhangi bir bakanı da çalışmadı diye suçlamaya imkan yok. Ne ara çalışıp da politika üreteceksin bir sene üç ayda.

February 22, 2006

Vayyy Babov

Lisp dilinin yaratıcısı, AI ve computation'un babası John McCarthy'nin niçin ateist olduğu ve kürtajı savunduğu halde Aralık 2004'te J.W. Bush'a oy verdiğini açıklarken yaptığı tespitler: (şuradan).

"In 1945, 55 percent of the US GDP went to the war effort. In 1960 defense got 10 percent of the GDP. The Iraq war is costing one percent of the GDP, and overall military expenditures are 3.3 percent as of 2004 February. The commentators who say the US can't afford the Iraq war are deluding themselves." (McCarthy)

Benim çıkardığım sonuç: Bu Amerikalıları kızdırmayalım, ne diyorlarsa yapalım, barış günlerine bakarak şımarmayalım. Mazallah tepelerinin tası atarsa hapı yutarız. Adamlardaki gücün haddi hesabı yok. Yüzde 3.3 ile dünyanın en büyük ordusuna sahip olmak ne demek ben kavrayamıyorum. Bu arada Bush'u agresif bulanlar böyle bir güç Türkler'de veya Çinliler'de olsa idi dünyanın hali nice olurdu bir hayal etmeye çalışsın.

Kendisinin şu yorumunu da dikkate değer buldum:
"If and when warming becomes harmful or other sources of energy run out, nuclear energy is available in arbitrary amounts. The people who warn about global warming but don't mention nuclear energy strike me as insincere." (McCarthy)

Bu yorum da medeniyetin nerelere vardığını gösteriyor:
"There are important issues on which I disagree with Bush. He wants to make the US more religious, whereas I am an atheist. I'd fear him if I thought he had the intention and ability to persecute us. The present situation is the other way around; the religious are being persecuted to a small but significant extent." (McCarthy)

Aldığım Ders:
Hiç bir konuda, evet hiç bir konuda, eldeki verileri sağlıklı değerlendirmeden karar verme. Her zaman mantığını kullan. Her zaman 'bu karara varmadan önce yeterinde değerlendirme yaptım mı acaba' diye sor.

Özlüler Özlüsü

Bu derin manalı cümle de Balzac( 1799-1850)'tan:
No man should marry until he has studied anatomy and dissected at least one woman.
Şimdi bunu erkeğin kadın hakkında bilgi sahibi olması için mi, erkeğin kadınlardan soğuyup evlilikten vazgeçmesi için mi, yoksa beceri sahibi olup gerektiğinde kullanması için mi öneriyor onu anlayamadım.

February 15, 2006

Ne oluyor yahu

Memleketimde bitmeyen bir çekişme, hesaplaşma, kargaşa... Her gün bir başkası açıklama yapıyor, o diğerini suçluyor, birisi ötekine laf atıyor.

Bütün bunlar neden oluyor.

Esasında cevap gayet basit. İzin verirseniz açıklıyayım:

Devletin dikip giydirdiği elbise artık millete dar ve eski moda geliyor. Milletimiz eskisi kadar cılız ve yoksul değil. Gümrüklerin açılmasıyla, paranın değerlenmesiyle, internetin yaygınlaşmasıyla sanal-gerçek dünya alemlerinde dolaşıyor, okuyor, öğreniyor, alıyor, satıyor, kazanıyor, kazıklıyor. Hemcinslerine bakıyor, özeniyor. Cemiyet içine girmek istiyor ama kılık kıyafeti düzgün olmadığı için horlanıp aşağılanıyor. Bu yüzden daha geniş ve daha şık bir elbise istiyor kendine.

Devlet de esasında yeni bir elbise vermeye niyetli. Neticede herşeyin bir bedeli var. Yeni yeni patronların işçisi olmaya başlamış milletimizde ödeyecek güç yavaş yavaş birikiyor. Fakat bir kaç sorun var ki terzinin işe girişmesine engel.

Birinci sorun yeni elbisenin modeli ne olacak o tam belli değil. Moda dergilerinden çıkma transparan bir şey olması mümkün değil. İyice bir kumaştan klasik kesim bir takım elbise en güzeli.

Daha büyük sorun ise durumdan istifade millete başka bir tür elbise giydirmek isteyenler mevcut. Bunlar diyorlar ki 'Bak kardeş senin üstündeki elbise dar, gel sana şurdan upuzun bembeyaz bir entari verelim. Bu çok ucuz bilesin. Geniş ve rahat. Oturması kalkması kolay. Havadar. Bunu giyersen zengin Arap şeyhlerine benzersin ki sana da böylesi pek yakışır.'

Lakin milletimizin dikkatli olması lazım çünkü bu uzun beyaz entari kalitesiz oldugu için ilk yıkamada çeker ve tülerir. Eskisinden beter olur. Zaten korkulan da bu: millletimiz eski elbisesini çıkartıp yenisini giyerken bu ucuzculara kanar da olmadık bir şey üstüne geçirir mi?

Bu kazıkçı esnaf yüzünden elbiseyi bir seferde tümden yenilemek mümkün olmuyor. Şimdilerde elbise parça parça değiştiriliyor. Önce kolun biri sökülüyor, yerine yenisi dikiliyor. Eski kumaşın rengi ile yenisi tutmadığı için yamalı bohça gibi görünüyor ama olsun. Ona da razıyız.

Bu elbise meselesi ilhhaki çözülür. Ya milletimiz biraz rejimle biraz da karnını içine çekerek bu elbiseyi giymeye devam edecek, ya da güzel şık bir elbise üstüne cuk diye oturacak. Entariyi ihtimal dahilinde görmüyoruz, görmek istemiyoruz.

February 14, 2006

Azapların En Büyüğü

Yeraltından notlar kitabında ikinci kısmın başındaki N.A. Nekrasov'un bir şiirinden Mehmet Özgül'ün çevirisiyle:

Sulu Sepken Üstüne

Ateşli sözlerimle kandırıp
Yanlış yolun karanlığından
Düşmüş ruhunu kurtardığım zaman,
Derin bir azap duyarak
Seni saran ayıbı
Pişmanlık içinde lanetledin.
Unutkan vicdanını anılarınla cezalandırmak için,
Benden önce olanları
Tek tek bana anlatırken,
Birdenbire yüzünü ellerine kapadın;
Ruhundaki isyan sonunda
Utançla, dehşetle sarsılarak
Gözyaşlarına boğuldun....
vb., vb., vb...

İngilizcesi iyi olanlar için:


A Propos of the Wet Snow

When from dark error's subjugation
My words of passionate exhortation
Had wrenched thy fainting spirit free;
And writhing prone in thine affliction
Thou didst recall with malediction
The vice that had encompassed thee:
And when thy slumbering conscience, fretting
By recollection's torturing flame,
Thou didst reveal the hideous setting
Of thy life's current ere I came:
When suddenly I saw thee sicken,
And weeping, hide thine anguished face,
Revolted, maddened, horror-stricken,
At memories of foul disgrace.
(translated by Juliet Soskice).

February 13, 2006

Yalnızlık şiirleri ve parti başkanları

Her gün zevkle okuduğum, boş kaldıkça eski yazılarını tekrar tekrar okuduğum Çetin Altan'ın 19 Ocak tarihli yazısından alıntılar.

Ne keskin bir zeka ve ne büyük bir bilgi birikimi ki her yazısının içine şiirler koyabiliyor rahatça.

Alıntılar:

Kuzum Tanrı aşkına, demagojiler ve kaba kuvvet övünmeleriyle peçelenmiş yüzü arkasındaki Türkiye'yi, biz ne kadar tanıyoruz? ... Neden bu kadar çok "yalnızlık" şiiri var bizim edebiyatımızda?

Kemalettin Kami'nin, yalnızlığı anlatan şiirinden bir dörtlük:
Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
Mustaribim, bu duvarın dış tarafında,
Şefkatine inandığım biri var gibi.

İşte yine Faruk Nafiz'in "yalnızlık" temasıyla ilgili bir şiirinden bir dörtlük:
Kalbim artık usandı vurmadan çırpınmadan,
Yıllar var ki sadece çektiğim kahrı saydı.
Gençliğime yanardım şayet öldüğüm zaman,
Arkamdan ağlayacak bir aşinam olsaydı.

İşte bu da Cahit Sıtkı'dan bir şiir:
Dün sabah ilk defa ağladım, bekâr odamın penceresinde
Hani ev bark, hani çoluk çocuk...
Ne buldum hayatın meyhanesinde, kerhanesinde;
Yatağım her gece böyle soğuk;
Saadet bu ömrün neresinde?

Bir toplumun psiko-sosyolojik denklemlerindeki sakatlıkları bilmeden, ülke yönetmeye sıvanmak; fokurdayıp duran tarihsel bela kazanlarına yenilerini eklemekten başka bir işe yaramaz.

Türk şiir edebiyatında "yalnızlık" teması, 100'ü aşkın siyasal parti liderinden hiçbirinin aklına gelmeyen bir konu...

February 06, 2006

Neden Tartışmıyorum

Kötü bir alışkanlığım var: tartışmaya girmekten çekinirim. Konferanslarda, toplantılarda, sunumlarda vs. soru sormaktan, fikrimi, yanlış gördüğüm şeyleri belirtmekten kaçınır (özellikle konuşmacı erkek ise) verdiğim yorum sonucunda bir 'ben daha süperim' tartışması çıkmasından çekinirim.

En adam gibi adam dediğim insanların bile birşeyler üzerine konuşurken kendilerini tutamayıp sidik yarışına girdiklerini gördüm çoğu kez. Bu durum beni ortamdan soğutur, surar otururum.

Acaba neden böyle, neden tartışmayı beceremiyoruz.

Bu millet çocukluklarını, annelerini ve paşalarını sever (Orhan Pamuk Kara Kitap).

Kanımca hepimizde bir hükmetme bir otorite olma arzusu var. Hayallerimizi attığımız nutuklar, verdiğimiz emirler veya ortaya koyduğumuz verilerle karşımızdakileri nasıl ezdiğimiz, onların ne kadar yanlış kendimizin ise ne kadar ve doğru büyük olduğunu gösterdiğimiz ve emrine girilesi, kulu kölesi olunası birisi olduğumuzu ispat ettiğimiz yatıyor.

Okumuşu bu arzusunu bilgisini kullanarak tatmin ediyor, tüccarı işçisi kazık atarak. Çoğumuz ne kadar vazgeçilmez olduğunu, nasıl da isterse başkalarının hayatlarını zehir zıkkım edebileceğini göstermek için yarışıyor.

Peki muaassır medenyetlerde durum nasıl. Orda da durum aynı. Yalnız hükmetme duygusu bizdeki kadar pohpohlanmadığı için bu arzunun tatmin edilme şekli daha gizliden ve içe dönük oluyor.

January 19, 2006

Hoydre Meydan

Matlab Central in bir duzenledigi yarisma varmis, cok hosuma gitti buraya yazayim dedim. Bir problem veriliyor ve bu problemi yazacaginiz programla en kisa zamanda ve en etkili sekilde cozmeniz gerekiyor. Matlab kodunuzu submit ediyorsunuz. Cozumunuzun ne kadar hizli oldugu hesaplanip web sitesine koyuluyor. Kimin kodu ne kadar basarili buradan gorebiliyorsunuz.

Asil sevdigim kisim burdan sonra basliyor: Belirli bir zaman araliginda herkes diledigi kodu indirip, inceleyip, kendi degisikliklerini yaptiktan sonra submit edebiliyor. Boylelikle hem yarisirken hem gelisiyor hem ogreniyor hem de ogretiyorsunuz.

Ilgili site ahanda

Su an icinde bulundugum durum

Eger ki olur da bu blog un yazarinin su an hangi ortamlarda calistigini, ofiste veya disarda hangi hava kosullarina mazur kaldigini merak ederseniz bu sayfaya bakabilirsiniz. Sayfayi refresh ederek kosullarin nasil degistigini gozlemleyebilirsiniz.

Olcumlerin yapildigi yerden maximum 2 kilometre uzaklikta bulundugumu ve gosterilen degerlerde olcum veya hesap hatasi olmadigini ayrica belirtmek isterim.