February 23, 2006

Bir Milli Eğitim Bakanının Açmazı

Milli Eğitim Bakanlığı internet sitesinden öğrendim ki ilk milli eğitim bakanımız 1920'yılında göreve başlayan Dr. Rıza Nur imiş. Şu anki milli eğitim bakanımız Doç. Dr. Hüseyin Çelik 2003 yılında göreve başlamış. Kendisi Türkiye Cumhuriyetimizin altmışıncı milli eğitim bakanı.

2003-1920 = 83
83 / 60 = 1,38333

Bir milli eğitim bakanımızın ortalama görev süresi 1 yıl 3 ay.

Bir yıl üç ay içinde bürokratlar tanınacak, bakanlığın geliri gideri bütçe durumu öğrenilecek, bakanlığın eğitim politikası tartışılacak, eksiklikleri vurgulanacak, buna göre plan yapılacak, planın uygulama planı yapılacak, yapılacak işler için yürürlükteki kanunların engel veya zorluk teşkil ettiği görülecek onun için kanun taslakları falan filan hazırlanacak, kanuna ihtiyaç yoksa yönetmelikler yazılacak, yönetmeliklerin kanunlara uygun olup olmadığının tespiti gerekecek, tabii bakanlık katı ilk ay tebrike gelenler, daha sonraki zamanlarda da eş, dost, partili, yandaşlardan kadro, ihale vb. talep etmeye gelenler yüzünden ziyaretçi işgali altında olacak, arada meclise gitmek lazım, bakanlar toplantısına mutlaka gitmek lazım, seçim kokusu alınıyorsa seçim gezisine çıkmak lazım, mesai saat 5 de bitiyor, o saatten sonra kim bulacaksın da çalıştıracaksın, vs. vs. vs. vs.

Okuduğumuz ders kitaplarını, okulları, eğitim seviyesini hatırlayıp üzülmemek ama şükretmek lazım. Herhangi bir bakanı da çalışmadı diye suçlamaya imkan yok. Ne ara çalışıp da politika üreteceksin bir sene üç ayda.

February 22, 2006

Vayyy Babov

Lisp dilinin yaratıcısı, AI ve computation'un babası John McCarthy'nin niçin ateist olduğu ve kürtajı savunduğu halde Aralık 2004'te J.W. Bush'a oy verdiğini açıklarken yaptığı tespitler: (şuradan).

"In 1945, 55 percent of the US GDP went to the war effort. In 1960 defense got 10 percent of the GDP. The Iraq war is costing one percent of the GDP, and overall military expenditures are 3.3 percent as of 2004 February. The commentators who say the US can't afford the Iraq war are deluding themselves." (McCarthy)

Benim çıkardığım sonuç: Bu Amerikalıları kızdırmayalım, ne diyorlarsa yapalım, barış günlerine bakarak şımarmayalım. Mazallah tepelerinin tası atarsa hapı yutarız. Adamlardaki gücün haddi hesabı yok. Yüzde 3.3 ile dünyanın en büyük ordusuna sahip olmak ne demek ben kavrayamıyorum. Bu arada Bush'u agresif bulanlar böyle bir güç Türkler'de veya Çinliler'de olsa idi dünyanın hali nice olurdu bir hayal etmeye çalışsın.

Kendisinin şu yorumunu da dikkate değer buldum:
"If and when warming becomes harmful or other sources of energy run out, nuclear energy is available in arbitrary amounts. The people who warn about global warming but don't mention nuclear energy strike me as insincere." (McCarthy)

Bu yorum da medeniyetin nerelere vardığını gösteriyor:
"There are important issues on which I disagree with Bush. He wants to make the US more religious, whereas I am an atheist. I'd fear him if I thought he had the intention and ability to persecute us. The present situation is the other way around; the religious are being persecuted to a small but significant extent." (McCarthy)

Aldığım Ders:
Hiç bir konuda, evet hiç bir konuda, eldeki verileri sağlıklı değerlendirmeden karar verme. Her zaman mantığını kullan. Her zaman 'bu karara varmadan önce yeterinde değerlendirme yaptım mı acaba' diye sor.

Özlüler Özlüsü

Bu derin manalı cümle de Balzac( 1799-1850)'tan:
No man should marry until he has studied anatomy and dissected at least one woman.
Şimdi bunu erkeğin kadın hakkında bilgi sahibi olması için mi, erkeğin kadınlardan soğuyup evlilikten vazgeçmesi için mi, yoksa beceri sahibi olup gerektiğinde kullanması için mi öneriyor onu anlayamadım.

February 15, 2006

Ne oluyor yahu

Memleketimde bitmeyen bir çekişme, hesaplaşma, kargaşa... Her gün bir başkası açıklama yapıyor, o diğerini suçluyor, birisi ötekine laf atıyor.

Bütün bunlar neden oluyor.

Esasında cevap gayet basit. İzin verirseniz açıklıyayım:

Devletin dikip giydirdiği elbise artık millete dar ve eski moda geliyor. Milletimiz eskisi kadar cılız ve yoksul değil. Gümrüklerin açılmasıyla, paranın değerlenmesiyle, internetin yaygınlaşmasıyla sanal-gerçek dünya alemlerinde dolaşıyor, okuyor, öğreniyor, alıyor, satıyor, kazanıyor, kazıklıyor. Hemcinslerine bakıyor, özeniyor. Cemiyet içine girmek istiyor ama kılık kıyafeti düzgün olmadığı için horlanıp aşağılanıyor. Bu yüzden daha geniş ve daha şık bir elbise istiyor kendine.

Devlet de esasında yeni bir elbise vermeye niyetli. Neticede herşeyin bir bedeli var. Yeni yeni patronların işçisi olmaya başlamış milletimizde ödeyecek güç yavaş yavaş birikiyor. Fakat bir kaç sorun var ki terzinin işe girişmesine engel.

Birinci sorun yeni elbisenin modeli ne olacak o tam belli değil. Moda dergilerinden çıkma transparan bir şey olması mümkün değil. İyice bir kumaştan klasik kesim bir takım elbise en güzeli.

Daha büyük sorun ise durumdan istifade millete başka bir tür elbise giydirmek isteyenler mevcut. Bunlar diyorlar ki 'Bak kardeş senin üstündeki elbise dar, gel sana şurdan upuzun bembeyaz bir entari verelim. Bu çok ucuz bilesin. Geniş ve rahat. Oturması kalkması kolay. Havadar. Bunu giyersen zengin Arap şeyhlerine benzersin ki sana da böylesi pek yakışır.'

Lakin milletimizin dikkatli olması lazım çünkü bu uzun beyaz entari kalitesiz oldugu için ilk yıkamada çeker ve tülerir. Eskisinden beter olur. Zaten korkulan da bu: millletimiz eski elbisesini çıkartıp yenisini giyerken bu ucuzculara kanar da olmadık bir şey üstüne geçirir mi?

Bu kazıkçı esnaf yüzünden elbiseyi bir seferde tümden yenilemek mümkün olmuyor. Şimdilerde elbise parça parça değiştiriliyor. Önce kolun biri sökülüyor, yerine yenisi dikiliyor. Eski kumaşın rengi ile yenisi tutmadığı için yamalı bohça gibi görünüyor ama olsun. Ona da razıyız.

Bu elbise meselesi ilhhaki çözülür. Ya milletimiz biraz rejimle biraz da karnını içine çekerek bu elbiseyi giymeye devam edecek, ya da güzel şık bir elbise üstüne cuk diye oturacak. Entariyi ihtimal dahilinde görmüyoruz, görmek istemiyoruz.

February 14, 2006

Azapların En Büyüğü

Yeraltından notlar kitabında ikinci kısmın başındaki N.A. Nekrasov'un bir şiirinden Mehmet Özgül'ün çevirisiyle:

Sulu Sepken Üstüne

Ateşli sözlerimle kandırıp
Yanlış yolun karanlığından
Düşmüş ruhunu kurtardığım zaman,
Derin bir azap duyarak
Seni saran ayıbı
Pişmanlık içinde lanetledin.
Unutkan vicdanını anılarınla cezalandırmak için,
Benden önce olanları
Tek tek bana anlatırken,
Birdenbire yüzünü ellerine kapadın;
Ruhundaki isyan sonunda
Utançla, dehşetle sarsılarak
Gözyaşlarına boğuldun....
vb., vb., vb...

İngilizcesi iyi olanlar için:


A Propos of the Wet Snow

When from dark error's subjugation
My words of passionate exhortation
Had wrenched thy fainting spirit free;
And writhing prone in thine affliction
Thou didst recall with malediction
The vice that had encompassed thee:
And when thy slumbering conscience, fretting
By recollection's torturing flame,
Thou didst reveal the hideous setting
Of thy life's current ere I came:
When suddenly I saw thee sicken,
And weeping, hide thine anguished face,
Revolted, maddened, horror-stricken,
At memories of foul disgrace.
(translated by Juliet Soskice).

February 13, 2006

Yalnızlık şiirleri ve parti başkanları

Her gün zevkle okuduğum, boş kaldıkça eski yazılarını tekrar tekrar okuduğum Çetin Altan'ın 19 Ocak tarihli yazısından alıntılar.

Ne keskin bir zeka ve ne büyük bir bilgi birikimi ki her yazısının içine şiirler koyabiliyor rahatça.

Alıntılar:

Kuzum Tanrı aşkına, demagojiler ve kaba kuvvet övünmeleriyle peçelenmiş yüzü arkasındaki Türkiye'yi, biz ne kadar tanıyoruz? ... Neden bu kadar çok "yalnızlık" şiiri var bizim edebiyatımızda?

Kemalettin Kami'nin, yalnızlığı anlatan şiirinden bir dörtlük:
Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
Mustaribim, bu duvarın dış tarafında,
Şefkatine inandığım biri var gibi.

İşte yine Faruk Nafiz'in "yalnızlık" temasıyla ilgili bir şiirinden bir dörtlük:
Kalbim artık usandı vurmadan çırpınmadan,
Yıllar var ki sadece çektiğim kahrı saydı.
Gençliğime yanardım şayet öldüğüm zaman,
Arkamdan ağlayacak bir aşinam olsaydı.

İşte bu da Cahit Sıtkı'dan bir şiir:
Dün sabah ilk defa ağladım, bekâr odamın penceresinde
Hani ev bark, hani çoluk çocuk...
Ne buldum hayatın meyhanesinde, kerhanesinde;
Yatağım her gece böyle soğuk;
Saadet bu ömrün neresinde?

Bir toplumun psiko-sosyolojik denklemlerindeki sakatlıkları bilmeden, ülke yönetmeye sıvanmak; fokurdayıp duran tarihsel bela kazanlarına yenilerini eklemekten başka bir işe yaramaz.

Türk şiir edebiyatında "yalnızlık" teması, 100'ü aşkın siyasal parti liderinden hiçbirinin aklına gelmeyen bir konu...

February 06, 2006

Neden Tartışmıyorum

Kötü bir alışkanlığım var: tartışmaya girmekten çekinirim. Konferanslarda, toplantılarda, sunumlarda vs. soru sormaktan, fikrimi, yanlış gördüğüm şeyleri belirtmekten kaçınır (özellikle konuşmacı erkek ise) verdiğim yorum sonucunda bir 'ben daha süperim' tartışması çıkmasından çekinirim.

En adam gibi adam dediğim insanların bile birşeyler üzerine konuşurken kendilerini tutamayıp sidik yarışına girdiklerini gördüm çoğu kez. Bu durum beni ortamdan soğutur, surar otururum.

Acaba neden böyle, neden tartışmayı beceremiyoruz.

Bu millet çocukluklarını, annelerini ve paşalarını sever (Orhan Pamuk Kara Kitap).

Kanımca hepimizde bir hükmetme bir otorite olma arzusu var. Hayallerimizi attığımız nutuklar, verdiğimiz emirler veya ortaya koyduğumuz verilerle karşımızdakileri nasıl ezdiğimiz, onların ne kadar yanlış kendimizin ise ne kadar ve doğru büyük olduğunu gösterdiğimiz ve emrine girilesi, kulu kölesi olunası birisi olduğumuzu ispat ettiğimiz yatıyor.

Okumuşu bu arzusunu bilgisini kullanarak tatmin ediyor, tüccarı işçisi kazık atarak. Çoğumuz ne kadar vazgeçilmez olduğunu, nasıl da isterse başkalarının hayatlarını zehir zıkkım edebileceğini göstermek için yarışıyor.

Peki muaassır medenyetlerde durum nasıl. Orda da durum aynı. Yalnız hükmetme duygusu bizdeki kadar pohpohlanmadığı için bu arzunun tatmin edilme şekli daha gizliden ve içe dönük oluyor.