October 22, 2006

Maça Kızı = Hörts = Hayat

Maça Kızı. İngilizcesi hearts (ben kendi aramda hörts olarak adlandırırım). Sevdiğim bir kağıt oyunudur. Entellektüel arkadaşlarım (entellektüel arkadaşlarımı ben kendi aramda Nesij olarak adlandırırım) hörts yerine briç veya satranç oynamamı salık verir. Ben de hörtsün hayatın ta kendisi olduğunu idda ederim. İddamı temellendirmeye çalışacağım.

Oyunumuz 52 kağıt ve dört kişi ile oynanır. Her oyuncuya 13'er kağıt dağıtılır.

Oyunun amacı en düşük ceza puanını almaktır. Oyun sonunda en düşük ceza puanını alan oyunu kazanır. Her kupa 1 ceza puanı, maça kızı 13 ceza puanı olmak üzere toplam 26 ceza puanı vardır.

En yüksek kağıdı atan o eli ve içindeki ceza puanlarını alır. Bütün kupaları ve maça kızını almayı başaran oyuncuya 26 hediye puanı verilir. Bu duruma İngilizcede "shoot the moon", güzel Türkçemizde ise "kafa atmak" denir.

Kağıtlar dağıtıldıktan sonra herkes elinden üç kağıt seçer. Bu üç kağıdı solundaki, sağındaki veya karşısındaki 'rakibe' geçirir; veya kimseye vermez. Ne zaman hangi oyuncuya kağıt geçirileceği kurallarla bellidir.

Şimdi gelelim hörtsün güzelliklerine.

Dört kişi oynar, bir kişi kazanır. Takım oyunu değildir. Bireysel bir oyundur. Ya kazanırsınız ya da kaybedersiniz. Ama kazanmak için oyun içinde geçici ittifaklar yapmalısınız.

Kazanan her zaman oyunu en iyi oynayan değildir. Bazen, iyi oynayanlar birbirlerine ceza yağdırmaktan bu kapışmanın içine giremeyen vasat oyuncuları unuturlar. Bir de bakarlar ki kötü olan kazanmış.

Bilenle bilmeyen bir olmaz. Oyuncular arasındaki seviye farkı çoksa oyunun bir eğlencesi olmaz. Çünkü atılan her kağıdın oyuncunun elinin durumu ile ilgili bir anlamı vardır. Bu anlamı okuyamayan ile okuyan birlikte oynarsa işler monotonlaşır.

Çokluktan bokluk doğar. Dik kafalı oyuncular vardr. Kaybediyor olsa bile sizinle beraber hareket etmeye yanaşmaz. Çünkü dört el önce ona maça kızını (13 ceza puanını) yedirmişsinizdir. Gözleri intikamdan başka bir şey görmez. Ortak bir taktik geliştirilemediği için oyun kaybedilir.

Birlikten kuvvet doğar. Profosyonel oyuncular vardır. O anki puan durumuna göre dostluklar kurarlar veya bozarlar. Bunlarla oynamak çok eğlencelidir. Oyunlar uzun sürer.

Görev Bilinci. Herkes üç kağıt geçirdiği kişiyi kollamakla (kafa atmasını engellemekle) yükümlüdür. Bazı oyuncular bu göreve sıkı sıkıya sarılır, oyunu kaybetmek uğruna olsa bile. Bazıları duruma göre bu görevi hatırlarlar duruma göre unutuverirler. Bazı oyuncular da diğer oyuncuların görevlerini hiçbir zaman aksatmayacaklarını varsayarak sürekli kaybederler. Bu son durum bana işçilerini çok seven ve onlara güvenen sosyal demokrat fabrika müdürlerini anımsattı.

Topluluk psikolojisi. Kağıt geçirilmeyen ellerde kimse kimseyi kollamaz. Çünkü birisini kollamak kimsenin görevi değildir.

Şans önemli bir faktördür. Bazı kağıt dağılımlarında ne yaparsanız yapın kazanamazsınız. Bazen de hiç uğraşmadan oyunun birincisi oluverirsiniz. Hayatta da öyle değil midir? Kimimiz şanslı doğmuşuzdur, kimimiz şanssız. Ama neyin şans neyin şanssızlık olduğu hemen anlaşılmaz. Eyvah bittim dediğiniz eli bir de bakmışsınız kazasız atlatıvermişsiniz; bu elde bana bişeycikler olmaz dediğinizde de maçakızını yiyi yiyi vermişsiniz.

İhanet olağandır. Bir önceki elde yardımcı olarak mutlak yenilgiden kurtardığınız birisi hemen bir sonraki elde sizi arkanızdan bıçaklar ve ceza puanı yağdırır.

Hile her zaman vardır. Oyncuların birbireriyle konuşmaları yasaktır. Ama gizli mesajlaşmalarla o anki ortağınıza hangi kağıdı atması gerektiğini söyleyebilirsiniz.

Doğrucu davutlar. Bazılarına gizlice şu kağıdı at dersiniz. Adam tutar ortalığa ben hile yapmam arkadaş diye bağırıverir. Bu kişiler bana rüşvet almamayı ilke edinen yoksul tapu kadastro memurlarını hatırlatır.

Kafasızlar. Ceza puanı yüksek olan bir kişiye diğer üç kişi birden yüklenir. Bir süre sonra o kişinin ceza puanı diğerleriyle eşitlenir, hatta geçer. Ama o kişiye yüklenmeye devam edilir. Doğal olarak oyun kaybedilir. Bu durumu her seçimde tekrar tekrar aynı partiye oy verenlere benzetebiliriz. Yav kardeşim bir çevrene bak, ülkede neler olup bitiyo bir anlamaya çalış. Değil mi ama.

Kıskanç devrimciler. Yahoo Games herkese kazandığı ve kaybettiği oyunların sayısına bakarak "genel puan" verir. Bir oyunda kazanır veya kaybederseniz bu genel puan yükselir veya düşer. Eğer ki genel puanı çok yüksek olan birisi genel puanı düşük olan üç kişi ile oynarsa üç kişi ona hurra yüklenir. Taktik maktik herşey unutulur. Adam oyunu oynadığına pişman edilir. Ben bu durumu parasızlık çektiği için değil başkaları zengin kendisi yoksul olduğu için devrimci olan arkadaşlara benzetirim. Bunlar bir yolunu bulduklarında en acar kapitalist oluverirler.

Burjuva entelleri. E kardeşim genel puanı yüksek olan kişi diğerleriyle oynamasın diyeceksiniz haklı olarak. Ben bunları da varoşlara halkı bilinçlendirmeye giden ama mahallenin kızına yan gözle baktığından taş ve sopalarla kovalanan saf burjuva entellerine benzetirim.

Görüldüğü üzere hörts = hayat'tır. Ben gece gündüz hörts oynuyorsam tek gayem hayatı daha iyi anlamaktır.

October 21, 2006

May The Music Never End

Dört aydan beri Allah'ın her günü aynı şeyi yapıyorum.

Bembeyaz battaniyemi alıp sımsıkı sarınıyorum. Vücudumun sıcaklığı ateşimi yükseltiyor, Romeo ve Juliet'i düşlüyorum. "Düşlerim yeni başlıyor, dahası var" diyorum kendi kendime, heyecanlanıyorum.

Garip bir hüzün doğuyor içimde. Birden kırlarda buluyorum kendimi, beyaz bulutları ve kelebekleri görünce unutuveriyorum hüznü. "Dünyayı Seviyorum!" diyorum.

Delice içiyoruz kızlarla, kafalar iyi, dans ediyor, gevşiyoruz. İçlerinden birine aşık oluveriyorum hemen. Bir de bakıyorum ki en iyi dostum sevgilim olmuş. Sevinçten uçuyorum. "Aşk sevinç miydi? Aşk hüzün değil miydi? Bu aşk olamaz." diye sayıklıyorum.

Kaybediyorum kendimi sevgilimin kollarında. Aşk "Bir daha" diyor. "Ben olmaz desem de bir daha." Ateşim iyice yükselmiş. Yoksa bütün bunlar düşmüydü?

Sevdiğimden dün ayrıldım. Geceler ıssız ve yanlız mı geçecek? "Ey Mavi, Meğer sen hüzünmüşsün! Ben bilmezdim senin hüzün olduğunu!" diye ağlıyorum. Yalvarıyorum bebeğim eve dönsün diye. Anlıyorum ki aşk dünyanın en büyük acısı; hele çekip gitmişse.

Dört aydan beri Allah'ın her günü Shirley Horn dinliyorum.

Washington'un yoksul bir ailesinden gelen, müziğin çocuk dahisi, metro işçisinin karısı, pembe dizi Yalan Rüzgarı'nın bağımlısı, Miles Davis'in bulup bir anda en yükseklere çıkarttığı, star payesi verdiği, ve bütün bunları yapacağını ispatlamak için de çocuklarına Horn'un ilk albümü 'Embers and Ashes'den parçalar söyleterek karşıladığı Shirley.

Müziğin hissetmek olduğunu, müziği yavaş söylemenin asıl ustalık olduğunu, müziğin ne kadar sade ise o kadar görkemli olduğunu bana öğreten Shirley.

Nacizane aktardığım hikayelerini ustanın kendi sesinden dinlemek isteyenler için:

May The Music Never End

Here is to life. Fever. The best is yet to come.

A time for love.

Come fly with me. Come dance with me. I fall in love too easily. Beautiful friendship. This can't be love.

A got lost in his arms. Do it again. All nıght long.

Yesterday. Sharing the night with the blues. The meaning of the blues. Baby won't you please come home. Once I loved.

October 18, 2006

Powers of Ten

Herkesin çok seveceği ama Şamil'in (daha yapmadıysa) orjinalini bulup arşivleyeceği türden kısa bir belgesel.

Kenarları metrenin 10'luk kuvvetleri kadar uzun 40 tane kare hayal edelim. (10^-16 metreden ... 10^24 metreye kadar). Bu karelerin içine sırasıyla neler sığardı.

Charles and Ray Eames 1977 yılında IBM için yapmış. Medeniyete teşekkür edelim. Hep beraber izleyelim.

October 08, 2006

Skor 1-0

Çarşamba akşamı hafif bir üşüme ve devamında ısınamama ile başlayan karşılaşma, Perşembe günü boğaz kuruluğu ve halsizlik ile devam etti. Perşembe öğlen Kloroben adlı dezenfektan diye niteleyebileceğimiz bir boğaz spreyi ile tarafımdan bir atak yapıldı. Atak karşısında rakip Perşembe akşamı boğazdaki kuruluğu ağrıya çevirerek cevap verdi. Akabinde en iyi savunma saldırıdır felsefesini benimsemiş rakip mukuslara saldırarak burnu, genizi ve sinüs boşluklarını yakmaya başladı; ateş ve hapşurukla birlikte tarifi imkansız bir halsizlik yarattı. Uykusuz geçen Perşembe gecesinden sonra (hayatımda ilk defa hastalık dolayısı ile uyuyamadım) rakibi yok etmek için profosyonel bir katil tuttum: Dr. Nur Canoğlu. Önce azgın saldırganın özellikleri tespit edilmeye çalışıldı: sinüs röntgeni net bir sonuç vermedi lakin tam kan tahlili normal çıkmadı. Teşhis sinüzüt veya boğaz iltahabı olarak adlandırıldı. Tedaviye sanki sinüzitmiş gibi devam edildi.

Klacid 500 mg (7 gün sabah akşam antibiyotik)
A-ferin forte (şikayet süresince ağrı kesici ateş düşürücü)
Flixonase (şişesi bitinceye dek kullanılacak burun spreyi)

Pazar günü şu saate kadar yataktan çıkılmadı ve ancak şu saat itibariyle blog yazacak kadar bir güç bulundu ama yazıncaya kadar da telef olundu.

Neden böyle bir şey başıma geldi:
Salıdan Cumaya 9-10 arası günde bir kilometre yüzelim çabası sinüsleri azdırdı.
Ofiste iki kişinin grip oluşu ve birinin yanlışlıkla nefesini soluyuş ajanları vücuda soktu.
Ofisin düzenli temizlenmeyişi ve havalandırılamayışı toza alerjisi olan bünyeyi yordu.
Çarşamba akşamı Cognitifçilerle tanışalım partisinde tez yazmanın verdiği bunalımla üst limit olan bir bardak şarap veya bir şişe bira oldukça aşıldı; bünye iyice yoruldu.

Hayatımızdaki değişiklikler:
Boynumdaki sıkıntıyı oldukça gidermesine rağmen yüzme çalışmalarına paydos. Başka bir spor icra edilecek. Limit aşmaa paydos. Efendi olunacak.

Halsiz Dadlı