December 08, 2007

RE: Nested for loops with recursion

Şamil hoca'nın bir sorusuna cevaptır.

Ben "hello" kelimesini 2^n kere şöyle yazdırdım.



Aynı mantıkla yazılmış başka bir 2^n kere çıktı veren program da şu:



Bu programın yaptığı iş de şu:


October 29, 2007

bbc radio3, bbc radio4

Siz de benim gibi Aralıkta askere gideceklerdenseniz,
haber bombardımanına mazur kalmaktan kendinizi kurtaramıyorsanız,
yerli ve yabancı medyanın Turkiye ve Kuzey Irak problemini kin, intikam ve hamaset bulutlarıyla karartmasından sıkıldıysanız (malesef çoğu yabancı medyanın bu konudaki performansı bizimkileri aratmıyor),
zekaya muhtaç beyninizi biraz olsun müzik ve belagat ile dinlendirmek istiyorsanız,
http://www.bbc.co.uk/radio3/ ve http://www.bbc.co.uk/radio4/ sığınağınız olacaktır.

Hani bazı diziler, belgeseller vardır ya,
bugüne kadar keşfetmediğinize üzülür,
kaçırmış olduğunuz bölümlerin seyrettiğinizden daha da güzel olduğunu hayal eder,
geçmiş bölümleri, ya bulamazsam endişesini de akılda tutarak, ararsınız ya...

işte buldunuz...

şu an John Adams'ın 60. doğum günü şerefine verilen konseri dinliyorum.
http://www.bbc.co.uk/radio3/performanceon3/pip/rbt12/

ve mest oluyorum.

October 21, 2007

Kurtarılmış Kitabevleri

Hayal kurmayı seven biri olarak eski zamanlarda yazılmış kitapları okumak hoşuma gidiyor. 300 yıl önce yaşamış birisinin kaleme aldığı günlüğü okurken okuduğum satırların nasıl yazıldığını, yazarın o sırada neleri düşündüğünü, zihnini nelerin meşgul ettiğini, anlattığı konu hakkındaki hislerinin neler olabileceğini düşlerim. O zamanki hayatı yazarın gözünden görmeye çalışarak kendi düş dünyamda zaman yolculuğu yaparım.

Geçenlerde TRT2 de seyrettiğim bir sohbet programının etkisiyle Katip Çelebi'yi internette bir miktar araştırdım. Okuduğum bir paragraf kendisine olan ilgimi daha da arttırdı.

Okuduğum paragraf:
Son yapıtı olan Mizanü'l-Hakk fi İhtiyari'l-Ahakk'da da dönemin din bilgilerinin tartıştıkları çeşitli konular hakkında düşüncelerini açıklar. Pozitif bilimlerin gerekliliğini ve bunların ortaya koyduklarının dinsel bilgilerle çatıştığını açıklayarak söze başladığı yapıtında düşünce ve kanaat farklılıklarının insanlık tarihi kadar eski olduğunu da söyler. Bunun doğal karşılanması gerektiğini ve karşıt düşüncelere hoşgörüyle bakılmasını öğütler. Din bilginlerinin kendi aralarındaki şiddetli tartışmalarının temelsizliğini ve zararlarını vurgular. Yapıtın sonunda kendi özyaşamöyküsüne yer verir. (http://www.kultur.gov.tr)

Mizanü'l-Hakk fi İhtiyari'l-Ahakk adlı kitabın İslamda Tenkid ve Tartışma Usülü adı ile Marifet Yayınları'nın İslami Araştırmalar Dizisi içinde basıldığını ögrendim. Neticede bu kitabı bulup okumaya karar verdim. Armada'daki Remzi Kitabevi'nde uzun uzun arayıp bulamadım. Görevliye sordum kendisi Katip Çelebi değil de Evliya Çelebi olduğunu onun kitaplarının bulunduğunu bildirdi.

Aramam sırasında farkettim ki Remzi Kitabevi'nde dini yayınlar çok küçük bir alanı kaplıyor ve İslamcı diyebileceğimiz yayın evlerinin kitapları bulunmuyor.

Aynı problemi ve ilgili yorumları kendinlerine ve inançlarına fazlasiyla güvenen entellektüel muhafazakaların kaleminden okumak için bkz. Tek Yol Devrim Allah Kerim’ Kitabevi"

Hayal dünyalarında gezmeyi sevenler için bir kaç öneri:
Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacib) Türklere, özellikle yönetim kademesindeki Türklere, törelerinin anlatıldığı bir öğütname.

1453 Konstantinopl Kuşatma Güncesi (Nicolo Barbaro) 1453 İstanbul kuşatması sırasında İstanbul'da bulunan Venedikli bir doktorun kuşatma anıları.

Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600) (Halil İnalcık) Osmanlı kültürü ile ilgili doyurucu bilgiler edinmek ve mükemmel bir Türkçe ile yazılmış bir eseri okumanın zevkine varmak isteyenler için. Bu arada Halil İnalcık bu eseri ilk olarak İngilizce yazmış. Bu sayede kitabı okurken Halil İnalcık'ın İngilizce'ye ne kadar hakim olduğunu da hayal edebiliriz.

İlber Ortaylı'nın bütün kitapları. Tarih konusundaki cehaletimizi ve tarihsel bilgileri nasıl yorumlamamız gerektiğini öğrenmek için.

October 20, 2007

Referandum

Yarın referandum var. "Halkı tarafsızca bilgilendirme" göreviyle gönemmiş gazetelerde ise seçimi yapacak olan seçmenleri karmaşık hukuk dilini anlamaya çalışmaktan kurtaracak tarafsız bir analiz yok.

Hukuk dilini sevenler ve gazetelere güvenmeyenler için halk oyuna sunulacak metin:
http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2007/06/20070616-1.htm

October 07, 2007

Biz de Yaptık

Geçen gün Mine ilen ne yemek yapalım diye düşünürken aklımıza Rahminin vermiş olduğu mercimek köftesi tarifi geldi. Mine yıllarca amerikan ellerinde mercimek köftesine hasret kaldığından ve evde malzemelerin hemen hepsi mevcut olduğundan, Rahminin tarifi de yeterince ayrıntılı olduğundan tereddütsüz işe giriştik.

Açıkça söylemek gerekirse ben tek başıma bu tarifi beceremezdim. Minenin yemek yapma kültürü sayesinde işin içinden çıkabildik.

Rahmi köfteyi marulla tercih etmiş. Mine marulla çok kuru olacağını idda etti. O nedenle yanına soğanı sumakla yoğrulmuş salata yaptı.

Rahmi'nin tarifini bire bir takip ettik, lakin malzelemerden limon ile yarım bardak sıcak su arttı. Biz de limonu salataya sıktık, sıcak su ile de çay demledik.

Geçen gün sevgili Şamil ile Derya bizi evlerinde ağırlamışlar ve birbirinden güzel yemekler sunmuşlardı. Şamil's Inn yerini Derya's Inn'e bırakmış. Deryanın yapmış olduğu bisküvili pudingli pastayı ben tadamamıştım, bir takım mide ve barsak problemlerinden dolayı.

O nedenle mercimekli köftenin yanına da pudingli pasta yaptık. Ben pudingli pastayı yılışık severim. Biskuvüleri süt ile yumuşattık ve pudingi hafif sıcakken sürdük. Pastayı da şimdi taddık. Enfes olmuş. Alt okumaların üstadı Amerika ellerindeki bekar abimiz için kısa tarifi aşağıda.

Bisküvili Pudingli Pasta:
Bir paket kakaolu puding hazırlanır ve soğutulur.
Petit Bör bisküviler bir kabın tabanına dizileir.
Soğumuş pudingler bisküvilerin üzerine sıvanır.
Evet pasta çok yumuşak olsun istenirse bisküvilerin üzerine birkaç damla süt yedirilir.
Eldeki puding bitinceye kadar bir kat puding bir kat bisküvi koyulur.
Elde edilen yapı saatlerce soğumaya bırakılır.
Sonra afiyetle yinir.

Fotolar:





July 01, 2007

Cevap Veriyorum

Saygı ile hakeden gaymaklı Nesij dadlısı,
yaptığınız eleştiriler bence çok yerindedir; ve benim bir çevirmen olarak başarısızlığımı göstermektedir.

Erteleme güdüsünün verimli kullanımı ile İngilizce'de "structured procastination" olarak ifade edilen kavramı Türkçeleştirmek istemiştim; ama görülüyor ki başarılı olamamışım.

Çeviride başarı kriterimi de yazayım. Başarılı bir terim çevirisinde okuyucu kelimelerin anlamını düşünerek terimin ne manaya geldiğini açık ve seçik kavrayabilmeli.

Bu kavram için sizin uygun bir Türkçeleştirme öneriniz var ise seve seve bloğu değiştireceğimden kuşkunuz olmaması gerektiğini söylemek için bu kadar uzun bir cümle yazmamın nedeni olsa olsa elektrik kesintisi dolayısıyla yarım kalan tez düzeltme işine dönmemek için bahaneler yaratmadır diye düşünüyorum.

Siz ne derdiniz?

Memleket Manzaları: Ne şirin komşumuzdun sen Tansu Abla!

Radikal yazarı Hasan Celal Güzel'in bugünkü yazısından.

"Siyaset tarihimizin pot kırma şampiyonu Tansu Hanım, Erzurum'da bir mitingde halka, 'Bildiğim kadarıyla Erzurum'un inekleri meşhurdur' deyince, önce meydanı dolduran kalabalık buz kesmiş; sonra kalabalıktan bir ses duyulmuş: Mööö!.."

"... Tansu Hanım'ın daha önce de yazdığım gene Erzurum'daki bir miting mâcerası hatırıma geldi. Kuvvetle rivâyet olunur ki, Tansu Hanım miting alanına doğru yürürken, halkın arasından münasebetsizin biri, 'Senin bıdığını yiyeyim!' diye bağırıvermiş. Çiller, yanındaki yetkiliye 'Ne diyor?' diye sorunca, adamcağız utanarak geçiştirmek istemiş ve 'Sayın Başbakanım, sevgi gösterisinde bulunuyor, ciğerinizi yerim demek istiyor' cevabını vermiş... Derken Tansu Hanım, o tatlı tebessümü ile kürsüye gelip 'Sevgili Erzurumlu Dadaşlar! Bu bacınızın bıdığı size feda olsun...' demez mi?.. Ne şirin komşumuzdun sen Tansu Abla!" (bıdık kelimesi için bkz. ekşi sözlük madde 13.)

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan'ın iki gün önceki yazısından.

"Hacıbektaş'ın Belediye Başkanı Selman Pakoğlu, emekli bir general... Bağımsız girmiş seçime ve ilçe halkının desteğiyle seçilmiş. Kendisi yılmaz bir irtica ve AKP karşıtı. 22 Temmuz'da CHP'yi işaret ediyor. Ama AKP dışındaki diğer partilere de hoşgörülü. Başkan'ın makam odasında muhabbet ediyoruz. Emekli General, daha sormadan anlatıyor: "Ben dincilerle mücadele eden bir generaldim. Burdur'da 8 imam-hatip vardı. Oradaki kızların hepsinin başını açtırdım." Makam odasındaki CHP'liler, bir parça huzursuz bir şekilde dinliyorlar Başkan'ı. Ancak Başkan, "Baş açtırma" hikayesinin bizi kesmeyeceğini düşünmüş olacak ki, sesine zafer kazanmış kumandan edası katarak şöyle devam ediyor: "Durun... Bu kadarla kalmadı... Ben o imam-hatipteki kızları ve erkekleri dans ettirdim dans." Odada bulunan CHP'li bir yerel politikacı, dayanamayıp "Aman Paşam" diyor ve ekliyor: "İnşallah zorla dans ettirmemişsinizdir." Başkan sorudaki "anlam"ı yakalıyor ve "Hayır, hayır! Zorla değil, gönül rızasıyla" diye yanıt veriyor." (vurgular orijinal)

Benliğimi ele geçirmiş erteleme güdümü verimli kullanamasam bloğa birşeyler karalamaktan bile aciz olacam. Bu nasıl iş anlamadım gitti.

June 27, 2007

Biraz da gülelim

Günlerden birgün Rahmi norveç tavuğu tarifi vermişti. Ben de gaza gelip yapmaya kalkışmıştım. hatta videolarını bile çekmiştim. "Gazla kalkan hüsranla oturur" dadlısözü tekrar doğrulamış oldu. İşte ibretle seyredilecek çekimlerle bir hüsranın belgeseli.

Norveç tavuğunun malzemeleri nelerdi?



Yemeğin hazin sonu neydi?

June 16, 2007

Güzel Türkçemiz

Türkçe nesnelerin adlarının konulmasındaki basitlik ve naiflik çok hoşuma gidiyor. Bir kaç örnek verelim.

Kalkan = kalkıyor neticede.
Tutkal = tut + kal.

Şimdilik iki örnek hatırlayabildim. Aklıma geldikçe yorum kısmına yazacam. Siz de yazın.

Kahramanım




Benim bu haftaki kahramanım taklitçi ahtapot.

Taklitçi ahtapot çeşitli deniz canlılarının görünüşlerini ve "davranışlarını" taklit ederek, gizleniyor, kaçıyor, kandırıyor. Ahtapotlar genellikle kayalık bölgelerde yaşar ve kuytulara saklanarak yem olmaktan kurtulurlarmış. Endonezyanın kumlu deniz tabanı bir ahtapotun hayatta kalması için pek de uygun değilmiş bu nedenle. Ama benim kahramanım zor hayat şartlarına zekasını (taklit yeteneğini) geliştirerek adapte olmuş.

Merak edilesi bir soru: taklitçi ahtapotlar neyi nasıl taklit edeceklerini doğduklarında zaten biliyorlar mı yoksa bir şekilde öğreniyorlar mı?

Bir bilişsel bilimler doktoru olarak benim hipotezim: öğrenme yetenekleri ve genel olarak ne tür canlıları (büyük balıklar, yılanlar, suda uçan balıklar...) taklit edecekleri genetik, lakin bunların nasıl taklit edileceği öğrenilerek kazandıkları bir bilgi. Tabii bu yaptığıma kibarca educated guess, güzel türkçemizle sallama denir.

Resimler http://norbertwu.com/ abilerimizden.

June 09, 2007

Gidiniz

Bu akşam teyzem ile sinemada Ocean's 13 in seansını kaçırınca girdiğimiz film.
Rastgele karar verdik, ama çok memnun kaldık.
Birinci sınıf bir gerilim. Son ana kadar bitmeyen bir hikaye. Mükemmel bir senaryo.

Bay Brooks'a benziyorum diyenler parmak kaldırsın.
Filmin senaryosu bende var diyenler email atsın.

June 07, 2007

Gözden ırak olan

Piaget'e göre çocuk gelişimi dört aşamada gerçekleşir. İki yaşına kadar süren birinci aşamada bebekler çevrelerinde o an bulunmayan objelerin farkında olmazlar. Daha sonraki aşamalarda ise görmedikleri, işitmedikleri objeler üzerine düşünebilirler. Öyle görünüyor ki bu aşama planı benim için geçerli değil. Ben birinci aşamadaki algımı hala yitiremedim.

En sinir olduğum ve verimliliğimi olumsuz etkileyen özelliğim görmediğim nesneyi, kişiyi, olayı unutmam.

Örneğin buzluğa ertesi gün pişirmek üzere tavuk göğsü koyar, haftalar sonra tesadüfen buzluğu açıp tavuğu görüp o an içimde pişirme isteği doğmaz ise dolabı kapatırım ve kapatır kapatmaz tavuğun varlığını tekrar unuturum.

Uzun yıllar meyveleri bu şekilde çürüttükten sonra tezgahın üzerine koymayı akıl ettim ve evin giderleri önemli ölçüde azaldı.

Giydiğim giysiler ortalığa serpiştirilmelidir ki giyecek bir şeyim olup olmadığını unutup gereksiz yere yenilerini almayayım. Dolaplar benim için mevsimi olmayan giysilerin saklandığı yerlerdir.

Okuğum kitaplar masanın, sehpanın üzerinde yığılı durmalıdır. Yoksa bırakın ne okuğumu kitap okumanın önemini bile unuturum. Bu nedenle evde kitaplarımı yığacak kadar geniş bir alanım yoksa çalışma becerim sıfıra iner. Ne çalışacağımı bilemem.

Yıllarca yapmam gerekenleri unutmayayımı diye oraya buraya notlar aldım. Bu sefer de notları cüzdana veya çekmeceye koyup kaybettiğim için yapacağım şeyleri unuttum.

Meğersem benim de verimli çalışmam mümkünmüş. Sadece kişiliğime göre dizayn edilmiş bir masaya ihtiyacım varmış.

Buradan managoz ustası Rahmi'ye bir selam gönderip bir de soru soralım: John Perry'nin A Plea for the Horizontally Organized yazısında tarif edilen masayı yapmak/yaptırmak mümkün müdür?

May 24, 2007

Doktora Tez Jürim

Efendim doktora tez jürim 15 Haziran 2007 tarihinde saat 10:40 da ODTÜ Mühendislik Merkez Binası 451 nolu odada olacak. İlgilenen ilgilenmeyen eş ve dostu bekliyorum. İkramlar müessesedendir.

Tezimin Başlığı: Effets of non-diatonic chords in perception of harmony
Tezimin Özeti: This thesis work is on perception of chord relations. Chord is simultaneously sounded pitches. Chord perception has been shown related with the statistical distribution of events in the musical environment. It has been assumed that statistical information is expressed with the sensation of chord stability (stability is perceptual experience of completeness or the closure of a musical sound). Further, stability of chords has been used to explain the perception of relation between chords. According to this view the perception of relatedness and expectation between chords increases as the stability of chords raises, and vice versa. Proposed functions, connectionist and symbolic models of perception of chord relation are all based on this assumption.

On the other hand, music theory describes relations between unstable (non-diatonic as it is termed in music theory) and stable (diatonic) chords. The relation between the Neapolitan chord (a non-diatonic chord) and the dominant (a diatonic chord); and the relation between the secondary dominant chord (a non-diatonic chord) and its diatonic associate are of this kind. These chord types occasionally co-occur in the musical environment; therefore they have a potential to be perceptually associated. In this thesis the perceptual reality of the relation between the Neapolitan chord and the dominant; and the secondary dominant chord and its diatonic associate was investigated with the chord priming paradigm.

Chord priming paradigm measures expectation towards a chord (target chord) after a musical context (priming context). The perceptual reality of the expectation induced by the Neapolitan chord for the dominant was investigated in three experiments. In Experiment 1, expectation towards the dominant target after the Neapolitan chord was observed from Turkish musicians and non-musicians with piano timbre. In Experiment 2, Shepard tones were utilized to investigate effects of melodic factors on the results of Experiment 1. In Experiment 2, expectation towards the dominant target after the Neapolitan chord was observed from European musicians but not from European non-musicians. In Experiment 3, Turkish non-musicians were tested with Shepard tones to understand effects of cultural background on the results of Experiments 1 and 2. It was not possible to observe any priming effects from Turkish non-musicians with Shepard tones in Experiment 3. As a result, it was not possible to understand effects of cultural background on the observed difference between the perception of non-musicians and musicians due to the melodic factors. Further studies to understand effects of musical expertise on the perception of the Neapolitan-dominant relation should be conducted with European participants.

The perceptual reality of the relation between the secondary dominant chord and its diatonic associate was investigated in three experiments. Chord sequences (Bach chorales) that utilized secondary dominant chords in their original form were used as stimuli. These sequences were scrambled. Scrambled sequences violated the music theoretical relation between the secondary dominant chords and diatonic associates. We hypothesized that if participants perceived the relation between the secondary dominant chords and diatonic associates, scrambled sequences would violate such a perception; and this violation would reveal itself in the global priming of chords. By comparing priming of original and scrambled sequences, it was possible to observe effects of scrambling (effects of violation of the secondary dominant-diatonic associate relation) on chord priming. In Experiment 4-6 the perceptual reality of the relation between the secondary dominant chord and its diatonic associate was investigated with Turkish non-musicians. In Experiment 4, chord sequences were played with Shepard tones; and scrambled versions were obtained with 2by2 scrambling algorithm. The 2by2 scrambling algorithm maps the sequence "1,2,3,4,5,6,7,8" to "2,1,4,3,6,5,7,8". In Experiment 4, detrimental effects of scrambling on the priming of chords were not observed from Turkish non-musicians. In order to understand effects of melodic factors on the results of Experiment 4, Experiment 5 was identical with Experiment 4, except chord sequences were played with the piano timbre. In Experiment 5, priming of chords was not observed from Turkish non-musicians but it was suggested form the percentage of error data; and detrimental effects of scrambling on the priming of chords were not observed from Turkish non-musicians. In Experiment 6, chord sequences were played the piano timbre; and they were scrambled with 4by4 algorithm. The 4by4 scrambling algorithm maps the sequence "1,2,3,4,5,6,7,8" to "4,1,5,2,6,3,7,8". In Experiment 4, detrimental effects of scrambling on the priming of chords were not observed from Turkish non-musicians. As a result, Turkish non-musicians did perceive the relation between the secondary dominant chord and its diatonic associate. In order to understand effects of musical expertise on the perception of the secondary dominant chord-diatonic associate relation, further studies should recruit musicians and they should be conducted with European participants.

The second part of the thesis is about artificial neural network simulations. It is proposed that listeners acquire statistical regularities of chords by being exposed to musical pieces; and this knowledge governs the perception chords. But how is the statistical information acquired from the musical environment? There were attempts to answer this question by conducting simulations with self-organizing networks; but these attempts depended on many questionable assumptions. In this thesis, the self-organization of the statistical information about the musical environment was studied without committing to questionable assumptions of previous simulations.

(Please follow the link to learn about the basic music theoretical terms necessary to follow the thesis work:
http://nartbedin.blogspot.com/2007/05/diatonik-olmayan-akorlarn-armoni.html)

May 21, 2007

Softa Kafalı

"Hayatın gerçeklerini yaşayan 'cahil' halk, hayatın dışında kendi dar zihin hücrelerinde yaşayan bu 'yarı okumuş' softa tipinden daima daha geniş görüşlü olmuştur." (Taha Akyol, Milliyet, 21/05/07)

Yıllardır tekrar tekrar örneğini gördüğüm, ama nasıl tarif edebileceğimi bilemediğim bir insan karakteri. Softa kafalıların özelliklerine nacizane bir ek: bu tür insanlar gözlemlenebilen gerçekleri kendi kafasına uyacak şekilde yorumlarlar (böyle bir durumda ağzım açık kalır); dolayısı ile kendini sorgulamazlar; ve dolayısı ile yanlışı ve hatayı kendilerinde değil başka yerlerde ararlar (örn. cahil halk; kapitalizm ...).

Halkın cahil, kapitalizmin insanı köle ettiğini görmek için ideolojik olmaya gerek yok. Ama bütün kötülüklerin nedenini de bir kaç olguya indirgemek için herhalde softa kafalı olmak şart. Meseleler karmaşıktır, ve softa kafalılık bu karmaşık meselelere karşı durmanın en kolay yoludur, çünkü düşünme gerektirmez.

İlginçtir, softa kafalıların bu kesin inançlı tutumu, görüşlerin yayılmasında çok etkilidir; ve bu nedenden dolayı (yani kesin inancın görüşlerin yayılmasını hızlandırmasından dolayı) softa kafalı olmayı seçmiş veya softa kafalı olmayı doğru bulan insanlar tanıyorum.

Softa kafalıları alt etmek için bir öperatör bulamadım. "Neden?" öperatörü işe yaramıyor çünkü hemen ardından ideolojik bombardıman başlıyor; ve bu softa kafalının kendisinden daha da emin olmasını sağlıyor. Bir operatör bulan olursa haber etsin.

May 15, 2007

Müzikte Perde, Akor, Tonalite, ve Shepard Sesleri

Ne demişler doktora tezini babaannene anlatamıyorsan ne çalıştığını anlamamışsın demektir. Bu yaklaşımdan hareketle hem tezimin müzik teorisi ile ilgili kısımlarını blog okuyucularıyla paylaşarak anlatımı eksik noktaları tespit etmek; hem de tez izleme komitesinde dile getirilen "bize bir web sitesi yap, müzik terimleri açıklayıcı olsun" tavsiyesini uygulamak adına doktora tezimle ilgili müzik terimlerini burada anlatayım dedim.

Burada tezim ile alakalı müzik teorisi terimlerini açıklayacağım. Varsa anlaşılamayan noktalar açıklığa kavuştuktan sonra tr.wikipedia.org adresinde uygun bir başlık altına yükleyeceğim. O nedenle anlatımını karışık bulduğunuz noktaları belirtirseniz daha açık yazmaya çalışabilirim (veya çalışmayabilirim).

Müzik seslerle yapılır. Sesler ise dalgalar ile tarif edilir. Bu nedenle seslerin bir frekansı vardır.


değişik frekanstaki dalgalar

Frekans sesin inceliğine-kalınlığına tekabül eder. Ses inceldikçe frekans artar, kalınlaştıkça frekans azalır. Frekanstaki değişim süreklidir. Sesin incelip kalınlaşması da paralel olarak süreklidir.

Bununla birlikte müzik seçilmiş (frekansları belirlenmiş) sonlu sayıda elemandan oluşan bir ses kümesi ile yapılır. Yani hangi frekanstaki sesler ile müzik yapılacağı önceden belirlenmiştir. Bu şeçilmiş sesler perde olarak adlandılırılır. Akort (akor değil) perdelerin doğru frekansa getirilmesi/ayarlanması işlemidir. Örneğin piyanonun ortasında bulunan La perdesi 440 Hz. dir. Değişik kültürlerin değişik perdeleri vardır. Batı müziğinin perde sistemi 17- 18. yy.larda son halini almıştır (bkz.); Türk Müziğinin perde sistemi ise hala tartışmalı bir konudur (bkz.).


piyano üzerindeki perdelerin yaklaşık frekansları

piyano üzerindeki perdelerin duyuluşu için tıklayınız

Benim tezim müzik algısını batı müziği çerçevesinde incelediği için bundan sonra anlatacağım bütün müziksel kavramlar batı müziğini tarif etmek için kullanılan kavramlardır.

Batı müziğinde 12 perde bulunur; La, La#(La diyez)/Sib(Si bemol), Si, Do, Do#/Reb, Re, Re#/Mib, Mi, Fa, Fa#/Solb, Sol, Sol#/Lab. Kroma çemberi bu perdeler arasındaki döngüsel sıralı ilişkiyi tarif eder.


kroma çemberi

Kroma çemberinde yanyana bulunan perdelerin frekanslarının birbirlerine oranı 2^-+1/12 dir. Örneğin La 440 Hz. ise La#(La diyez)/Sib(Si bemol) ~466.16 Hz., Si ~493.88 Hz.dir. Bu ilişki benzer şekilde devam eder.

Kroma çemberi üzerindeki perdeleri dinlemek için tıklayınız

Frekanslarının birbirlerine oranı 2^+-1 olan perdeler aynı perdeler olarak sınıflandırılır. Yani 27.5 Hz., 55 Hz., 110 Hz., 220 Hz., 880 Hz. ... deki perdelerin hepsi La olarak adlandırılır. Bu duruma oktav eşitliği adı verilir. Kroma çemberinde 12 adım gidince aynı perdeye ulaşılmasının nedeni budur.

bir grup La perdesi için tıklayınız

Müziksel aralık iki perde arasındaki ilişkiyi-uzaklığı belirler. Aralığı perdelerin frekanslarının birbirleri ile oranı şeklinde ifade edebiliriz. Örneğin
Do ve Re nin frekanslarının birbirine oranı (8:9) dur. Batı müziği teorisinde her aralığın bir adı vardır. Aralıklar bir sıfat (büyük, küçük, artık, eksik, tam) ve bir rakam (ikili, üçlü, dörtlü, beşli, altılı...) ile adlandırılır. Örneğin Do ve Re, Mi-Fa# arasındaki ilişkiye büyük ikili adı verilir. Do-Mi büyük üçlü, Do-Mib küçük üçlü, Do-Fa tam dörtlü, Do-Sol tam beşli, Do-La büyük altılı, Do-Lab küçük altılı, Do-Si büyük yedili, Do-Sİb küçük yedili olarak adlandırılır. (Aralıklarla ilgili daha detaylı bilgi için bkz..)

Akor ikiden fazla perdenin aynı anda tınlatılması ile elde edilir. Batı müziğinde majör, minör, artık ve eksik olmak üzere dört temel akor vardır. Akorlar kök perde ve perdelerin aralıklarıyla tanımlanır. Majör akor bir kök perde ile kök perdeden büyük üçlü ve tam beşli uzaklıktaki perdelerden oluşur. Örneğin Do'yu kök olarak alalım Do, Mi (Do-Mi = büyük üçlü) ve Sol (Do-Sol = tam beşli) perdeleri (yani Do-Mi-Sol) Do major akorunu oluşturur. Major akorunun formülünü şu şekilde verebiliriz: kök/büyük üçlü/tam beşli. Bu förmülle minör akor kök/küçük üçlü/tam beşli (örn. Do minör akoru: Do-Mib-Sol); eksik akor kök/küçük üçlü/eksik beşli (örn. Do eksik akoru: Do-Mib-Solb); artık akor kök/büyük üçlü/eksik beşli (örn. Do artık akoru: Do-Mi-Sol#) aralıklarından oluşur. (Akorlar ilgili daha geniş bilgi için bkz.)

sırasıyla majör minör eksik ve artık akor örneği için tıklayınız

Batı müziği teorisinin bir alt dalı olan armoni teorisi akor türlerini ve akorlar arasındaki ilişkileri inceler. Armoni Batı müziğine özgüdür. Diğer müzik kültürlerinin akorları ve akor ilişkileri, bildiğim kadarıyla, teorik olarak özelleşme gerektirecek ayrıntılı değildir.

bir parçanın akorları için tıklayınız

Batı müziği 12 perde kullanır. Bu perdeler arasında bir önem hiyerarşisi vardır. Tonalite bu hiyerarşi ile ilgilidir. Tonalite kabaca hiyerarşik perdeler kümesidir. Batı müziği tonaliteleri genellikle 7 perdeden oluşur. Tonaliteler temel perde ve mod ile tanımlanır. Batı müziğinin en yaygın modları majör ve minordür. Örneğin Do majör tonalitesini oluşturan perdeler, Do, Re, Mi, Fa, Sol, La, Si; Do minör tonalitesini oluşturan perdeler Do, Re, Mib, Fa, Sol, Lab, Sib'dür. Bu iki tonalitede de Do temel perde işlevi görür. Herhangi bir perde tonalite için temel olarak alınabilir. Bu durumda Batı müziğinde 12 major ve 12 minör tonalite bulunmaktadır.

do majör tonalitesinin perdelerini duymak için tıklayınız

do majör tonalitesinde bir parça için tıklayınız

do minör tonalitesinin perdelerini duymak için tıklayınız

aynı parçayı do minör tonalitesinden dinlemek için tıklayınız



majör tonalitelerin perdeleri; X ile işaretli perdeler o satırda adlandırılmış majör tonalitenin elemanıdır. gri ile işaretlenmiş perdeler ilgili tonalitenin temel sesidir

Tonaliteler bir perde kümesi tanımladığından ve akorlar da perdelerden oluştuğundan tonaliteler otomatik olarak akor kümesi de tanımlarlar. Örneğin Do majör tonalitesinin akorları, Do majör, Re minör, Mi minör, Fa major, Sol major, La minör, Si eksik akorlarıdır. Dikkat edilmelidir ki Do major (keza Do minör) hem bir tonalitenin hem de bir akorun adıdır.

Bir tonalitenin tanımladığı perdelere diyatonik perdeler; tonalitenin dışında kalan perdelere de diyatonk olmayan perdeler adı verilir. Örneğin, Mi perdesi Do major tonalitesine göre diyatoniktir; Do minör tonalitesine göre diyatonik değildir. Bununla birlikte Mib Do minör tonalitesine göre diyatoniktir; Do majör tonalitesine göre diyatonik değildir. Aynı şekilde akorlar da benzer bir ayrıma tabi tutulurlar. Örneğin Mi minör akoru Do major tonalitesine göre diyatoniktir; Mib minör akoru Do majör tonalitesine göre diyatonik değildir.

Dizi tonaliteyi oluşturan perdelerin sıralanması ile meydana gelir. Bu sıralama kroma çemberi gözetilerek yapılır. Do-Re-Mi-Fa-Sol-La-Si bir Do majör dizisidir. Diziyi oluşturan perdelerin sıralaması kroma çemberine göre saat yönünde ise inici dizi, saat yönünün tersinde ise çıkıcı dizi olarak adlandırılır. Do-Re-Mi-Fa-Sol-La-Si çıkıcı Do majör dizisidir Do-Si-La-Sol-Fa-Mi-Re inici Do majör dizisidir. Dizi ile tonalite arasındaki fark, tonaliteler bir küme, diziler ise bir sıralama belirlerler.

Bu sıralamanın önemi ise şuradan gelir; sıralamadaki her pozisyonun bir adı vardır. Çıkıcı diziyi düşünürsek, perdeler sırasıyla tonik, süpertonik, medyan, subdominant, dominant, submeydan ve yeden olarak adlandırılırlar. Bu adlandırmaya derece denir. Do majör tonalitesinde Do (tonik), Re (süpertonik), Mi (medyan), Fa (subdominant), Sol (dominant), La (submeydan), Si (yeden) derecesinde bulunur. Do minör tonalitesinde Do (tonik), Re (süpertonik), Mib (medyan), Fa (subdominant), Sol (dominant), Lab (submeydan), Sib (yeden) dir. Derecelerin güzelliği spesifik bir tonaliteden bağımsız olarak perdelerden bahsedebiliriz. Örneğin dominant Do majör tonalitesinde Sol; Sol majör tonalitesinde ise Re dir. Meydan Do majör ve Do minör tonalitelerinde sırasıyla Mi ve Mib dür. Perdelerin dışında akorlar da derecelerle ifade edilir. Bir akorun temel sesi hangi derecede ise akorun kendisi de o derecededir. Örneğin Do majör akoru Do majör tonalitesinin tonik akorudur. Sol majör akoru Do majör tonalitesinin dominant akorudur.

Tonalitenin perdeler arasında hiyerarşik bir ilişki kurduğunu söylemiştik. Perdelerin arasındaki bu hiyerarşiye göre tonik en önemli perdedir. Tonikten sonra medyan ve dominant, daha sonra ise tonalitenin geri kalan perdeler gelir. Diyatonik perdeler diyatonik olmayanlara göre daha önemlidir. Tonalitenin akorlar arasında belirlediği hiyerarşiye göre ise tonik en önemli akordur. Toniği dominant ve subdominant, ve bunları da tonalitenin diğer akorları takip eder. Diyatonik akorlar da yine diyatonik olmayanlara göre daha önemlidir. Perdelerin ve akorların önem sıralaması anlaşılması tez çalışmasının takip edilebilmesi için gereklidir. Batı müziği eserlerinde perdelerin ve akorların frekansı (sıklığı), önem sıralaması ile paralellik gösterir (Krumhansl, 1990).

Toneliteler hiyerarşik perde kümeleridir. Bu kümeler birbirleri ile kesişirler. Örneğin Do majör tonalitesi Do, Re, Mi, Fa, Sol, La, Si; Sol majör tonalitesi Sol, La, Si, Do, Re, Mi, Fa#; Si majör tonalitesi Si, Do#, Re#, Mi, Fa#, Sol#, La# perdelerinden oluşur. Dolayısı ile Do majör ve Sol majör tonaliteleri 6 perdeyi, Do majör ve Si majör tonaliteleri 2 perdeyi paylaşırlar. Tonaliteler kesişim kümelerinin büyüklüğüne göre birbirlerine yakın veya uzak olarak nitelendirilirler. Örneğin Do majör ve Sol majör birbirlerine yakın; Do majör ve Si majör uzak tonalitelerdir.

Beşliler çemberi Batı müziğindeki perdelerin, akorların ve tonalitelerin arasındaki ilişkiyi özetler. Çemberdeki terimlerin perdeleri gösterdiğini varsayarsak 7 bitişik nokta bize bir tonalitenin perdelerini verir. Örneğin Fa-Do-Sol-Re-La-Mi-Si Do majör tonalitesinin perdeleridir. Çemberdeki terimlerin majör akorları gösterdiğini varsayarsak üç bitişik nokta bir tonalitenin subdominant, tonic ve dominant akorlarını verir. Örneğin Fa majör, Do majör ve Sol majör akorları Do majör tonalitesinin sırasıyla subdominant, tonic ve dominant akorlarıdır. Çemberdeki terimlerin minör akorları gösterdiğini varsayarsak üç bitişik nokta bir tonalitenin süpertonik, submedyan ve medyan akorlarını verir. Örneğin Re minör, La minör ve Mi minör akorları Do majör tonalitesinin sırasıyla süpertonik, submedyan ve medyan akorlarıdır. Çemberdeki terimlerin majör tonaliteleri gösterdiğini varsayarsak noktalar arasındaki uzaklık tonalitelerin birbirleriyle olan uzaklığını betimler. Örneğin C majör ve G majör tonaliteleri bir birlerine yakın tonalitelerdir, dolayısıyla beşliler çemberinde de bitişiktirler. Do majör ve Si majör tonaliteleri birbirlerine uzak tonalitelerdir, dolayısı ile beşliler çemberinde de birbirlerine uzaktırlar. (Daha fazla bilgi için bkz.)


beşliler çemberi


majör tonalitelerin perdeleri; X ile işaretli perdeler o satırda adlandırılmış majör tonalitenin elemanıdır. gri ile işaretlenmiş perdeler ilgili tonalitenin temel sesidir; majör tonaliteler beşliler çemberindeki sıralama ile dizilmiştir

Deneylerimde kullandığımdan Shepard (1964) sesleri ile ilgili bir kaç açıklama da yerinde olur. Perdelerin frekensı arttıkça sesin inceldiğinden, kroma çemberinin Batı müziğinde kullanılan perde sınıflarını gösterdiğinden ve oktav eşitliğinden söz etmiştik. Bu bilgilerin ışığında perdelerle ilgili algımızın perdenin yükseliğinin ve perdenin sınıfının algılanmasından ibaret olduğu iddia edilebilir. Shepard (1964) işte bu iddiada bulunmuştur. Bu iddasını ispatlamak için de Shepard sesleri denilen bir ses icat emiştir. (Shepard sesleri ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için bkz., ve bkz.).

Frekansı düzenli olarak artan (azalan) bir Shepard sesi, sanki sesin yüksekliği sürekli artıyormuş (azalıyormuş) gibi duyulur. Esasında sesin yüksekliği kroma çemberi üzerinde daire çizmektedir.

frekansı sürekli yükselen bir Shepard sesi için tıklayınız

Başka bir örnek. Do majör tonalitesinin dizisini iki kere ard arda bir piyano tınısıyla bir de Shepard sesi ile çalalım.

ard arda çalınan iki do majör dizisini piyano tınısı ile dinlemek için tıklayınız

ard arda çalınan iki do majör dizisini Shepard sesleri ile dinlemek için tıklayınız

Bu durum bana Escher'in meşhur Ascending and Desending adlı taşbaskı çalışmasını hatırlatıyor (bkz.). Bir manastırın tepesindeki merdivende şürekli tırmanan (inen) rahipler esasında oldukları yerde dönmektedirler.

Mehmet Ali Güveli ve Yıldıray Oğur Diyor ki

İktidar odaklı değil sivil toplum tabanlı siyasetin anlamlı olduğunu düşünmekteyiz.

Türkiye'deki sorunlar o kadar yakıcı ki. Hrant Dink'in katillerinin bulunmasını istemek için, Kürtlerin mağduriyetlerinin giderilmesini talep etmek için, başörtülülere yapılan zenci muamelesine isyan etmek için liberal, sosyalist, İslamcı olmaya gerek yok.

Bir Müslüman'ın çıkıp '1915'te beni ... bu katliama karşı sesini çıkaran Boğazlıyan müftüsü temsil [ediyor]...' diyebilmesi gerekir.

Alevilerin taleplerini en başta Sünnilerin görüp sahiplenmesi gerek.

Alevilerin de Sünnileri laik duyarlılıklara, iktidara sırtını dayayarak ötekileştirmemesi [gerekli].

Bir sosyalistin başörtüsü ayrımcılığının bir tür ırkçılık haline geldiğini görmesi, sesini daha gür çıkarması gerekli.

Yoksa toplumsal kesimler arasındaki bu derin güvensizlikle demokrasiyi de, birlikte yaşamayı da başaramayacağız.

tamamı için

May 14, 2007

Son Günlerin Enteresan Linkleri

Türkiye'de bitmek bilmeyen kimlik meselelerinin temelleri nelerdir? Türk kimdir? Kürtler ve Çerkezler Türk müdür? Neden? Bu gibi sorularla ilgileniyorsanız şu kitap enteresan bir çalışma. Şu linkte de kitabın genel bir özeti var.

Yüzde yüz demokrasi, herşeye rağmen demokrasi, ne olursa olsun demokrasi, hiç kesintisiz demokrasi diyorsanız şu link size hitap edebilir.

Doğu klasiklerinin klasiklere yaraşan bir özenle hazırlanmış tıpkı basımlarını ve çevirilerini arıyorsanız şurasıni beğenebilirsiniz.

Türkiyedeki siyasi gazetlerin sadece ve sadece ve sadece kendi siyasi duruşlarının propogandasını yaptığını görmek istiyorsanız önce şurayı sonra şurayı okuyunuz.

April 26, 2007

Pardusumu Kurdum


Tezimi bugün saat 13:30 da hocama son kontrol için postaladım. Hemencik Pardus 2007.1 in iso'sunu cd ye yazdırdım. Akşam eve gelir gelmez bilgisayarımı açıp pardusumu kurdum.

Ahanda şimdi pardus ilen oynuyorum. Bir zamanların idealist linuxçusu olarak Pardus'u beğendim. Özellikle işletim sisteminin inciği cıncığı hakkında uzmanlaşmadan iş yapmak isteyenler için birebir. Kurulum esnasında paketleri şeçemiyorsunuz; ve sadece pardus için uygun hale getirilmiş programları yükleyebiliyorsunuz; şu adreste listelenmiş programları yüklemek şipşak. Orada bulunmayan bir şey yüklemek kanlı. Ben illaha X programını isterim derseniz mutlaka yüklemenin bir yolu vardır. Neticede burası linux. Ama gördüğüm kadarıyla temel bilgisayar kullanıcısının ihtiyacı olan her program yüklenmiş olarak geliyor. En sevdiğim özellik ise sistemin Türkçe karakterlerle barışık olması. Etrafa Türkçe karakter serpiştirdikten sonra İngilizce yazıp Türkçe okumaya kasmanın zihin yorucu bir faliyet olduğuna kanaat getirdim. Ohhh be dünya varmış. Sağolasın Pardus'u geliştiren ekip. Sağolasın Pardus'u destekleyen Tübitak.

Biraz da küçük aksaklıklardan bahsedelim. Pardusu bilgisayara yüklerken normal yükleme seçeneğini seçtim. Bir zaman sonra ekran karardı. Geri gelmedi. İki üç kere daha denedim. Yine olmadı. En sonunda Standart Ekran Modu'nu seçerek kurulumu tamamladım. Sanırım ekranın çözünürlüğü değişince bir takım sorunlar başgösteriyor. Ben ise cd-dvd okuma ve memory hatalarına yoğunlaşmıştım. Değişik türden Linux'ler defalarca kurduğum ve bir çok kereler aynı sorunla karşılaştığım halde
ekranın çözünürlüğünün Ctrl Alt - tuşlarıyla düşürülebildiğini hatırlayamadığım için kendime kızdım.

Onun dışında Pardusuma skype yüklemek istedim. Paket bulma ve yükleme işlemini pencere vasıtasıyla yöneten bir program varmış. Kendisini bulamadım. Yerini bilen varsa ses etsin. Sevgili Konsole yardımı ile işimi hallettim.


Bu kadar kabahat kadı kısmında da olur diyerekten Pardus'u geliştirenlere sevgilerimi yolladım.

April 16, 2007

Niye Benden Adam Olmaz


Cumartesi günü Şamil'in sayesinde ilk rafting deneyimimi yaşadım. Eğlenceli bir aktivite. Su ne kadar çılgın olursa o kadar eğlenceli oluyor. Herkese tavsiye ederim.

Benim bu tür tehlikeli sporlardan kaçınmamın nedeni bana bir şey olmaz koşullanmasına hemen girivermem. Kendime güvenim tam olduğundan tehlikelere karşı önlem almayı bırakırım ve mutlaka başıma bir iş gelir. Bugüne kadar hep böyle olmuştur. Örneğin Şamil "en azından bir kere suya düşeriz" dediğinde ben içimden "herkes düşer ama ben düşmem" diye geçiririm. Bu koşullanmam yüzünden dalgalı bir parkurda "ahanda Şamil düştü" dediğim anda kendimi suda buldum.

Hayatım boyunca bu nedenden dolayı sayısız kaza atlattım. İşin kötüsü bu kazalarda sadece kendime değil sevdiğim insanlara da zarar verme ihtimalim vardı. Kılpayı kurtulduğum bu kazalar aklıma geldikçe hala ürperirim. Azıcık aklım başıma geldikten sonra riskli işlere girmemeye başladım. Adrenalini çok sevmeme rağmen çok uzun zamandan beridir riskli bir aktivitede yer almamıştım. Üzülerek gördüm ki yıllar geçtikten sonra bile karakterim değişmemiş. O nedenle bu tür sporlardan uzak durma kararımı uygulamaya devam etsem iyi olacak.

Bu arada rafting sayesinde dünya gözü ile Umut'u tanışmış oldum. Kendisi tatlı bir insan. Herkese tavsiye ederim.

March 29, 2007

Düşlerin Zevki

Önceleri gezegenlerin, uzayın, yıldızların fotoğraflarına bakar, güzel bir şeye bakmanın verdiği bir haz duymaya çalışır, daha doğrusu güzel bir şeye baktığıma inandığımdan haz almaya arzusuyla bakardım. Fotoğrafların renkli şekillerini birşeylere benzetmeye çalışır ama malesef bir süre sonra bu oyunun çekiciliği biterdi.

Bir süredir Alex Filippenko'nın Berkeley Üniversitesi'nde verdiği Introduction to General Astronomy adlı dersi takip ediyorum. Derslerin video kaydını alıp, webe koyup, bizlerin de yararlanmasını sağlayan Berkeley Üniversitesi'ne de teşekkür ederim. Bir gün bu hizmeti desteklemek bize de nasip olur inşallah.

Alex Filippenko nefis bir öğretmen. Dersi derste dinleyerek öğrenmenin ilk şartı meğer ne anlattığını bilen ve anlatmaktan zevk alan bir öğretmenmiş. Açıkçası Berkeley öğrencilerini kıskandım. Böyle hocalar olunca bilgi insanın ağzına pişmiş armut gibi düşer. Bu arada ODTÜ'de verilen bir takım seminerlerin videoları şuradan temin edilebilir.

Milliyet gazetesi kışkırtıcılık dışında bir iş yapmış, uzayın en güzel fotoğrafları adlı resim galerisi açmış. Galerideki fotoğrafları kısmen de olsa inceleyebiliyorum.

Örneğin aşağıdaki resmin yıldızların beyaz cüce olma yolundaki olası bir halini gösterdiğini, bulutların arasındaki parlak nesnenin ışıltılı ömrünün son dönemlerini yaşayan bir yıldız olduğunu, bulutların bir zamanlar yıldızın dış katmanlarını oluşturduğunu, dış katmanların çok ısındığı için genişlediğini, ama yıldızın kütlesi yeterince büyük olmadığı için bu katmanları tutamadığını, bu nedenle katmanların uzaya püskürdüğünü, eğer Spektreskopla bakılırsa bulutların kesinlikle Hidrojen ve Helyum ihtiva ettiğinin görüleceğini çünkü bunların yıldızın en dış katmanlarını oluşturduğunu, parlaklığı ve uzaklığından yıldızın kütlesinin ve ne kadar daha ışıldayacağının tahmin edilebileceğini, görülenin büyük ihtimalle ikili yıldız sistemini resmettiğini, püskürme ekseninin sistemin dönme eksenine dik olduğunu, yıldızın parlaklığının onun uzaklığı ile orantılı olduğunu, bu nedenle çevrede görülen daha parlak nesnelerin görüş açısında bulunan yakın yıldızlar olduğunu, lakin son dönemlerde daha sıcak iç katmanlar açığa çıktığı için dostumuzun parlaklığının çok çok yükseldiğini, bu nedenle belki de normal şartlarda görülemeyecek kadar uzak bir yıldızı görebildiğimizi, ve uzayın bu kadar uzak bir köşesine baktığımızda bile yakın köşelerden öğrendiğimiz şeylerin hala geçerli olduğunu görmenin sevindirici olduğunu, belki de milyonlarca ışık yılı uzaklıkta olan bu yıldızın şu an çoktan beyaz cüceye dönüşmüş olduğunu düşündüm.



Bütün bunları düşünmek nedense bana mutluluk veriyor.

March 17, 2007

Kavrayış Değil Keşif Baki Kalır

Şamil abimiz Faraday Kafesinin işleyiş prensiplerini tanıttığı yazısında (bkz.) mikro dalga fırınların birer Faraday kafesi olduğunu anlatınca benim de aklıma "cosmic microwave background radiation"un hüzünlü nobel hikayesi geldi.

Prinston Üniversitesi'ndeki bir grup fizikçi (R.H. Dicke, J. Peebles, and D. Wilkinson) Big Bang'in izinin "cosmic microwave background radiation" ile sürülebileceği sonucuna varırlar ve bunu tespit etmek işine girişirler.

60 km ötede Bell Laboratuvarlarında çalışan A. Penzias ve R. W. Wilson bir takım balonlardan bir takım sinyaller alması için tasarlanan bir anten üzerinde çalışırlarken "cosmic microwave background radiation"u farkederler. Ne olduğunu bilemezler. Sinyalin kaynağını ve güçlü olduğu yönü bulmak için anteni NewYork şehri ve uzayın karanlık köşeleri de dahil olmak üzere hemen her yöne çevirirler. Sinyalin gücü heryerlerden aynı hissedilmektedir. İkili bir zaman sonra Prinston'daki grubun nedenini aramakta oldukları şeyi öngördüğünü ve bir açıklama getirdiğini öğrenir.

Penzias ve Wilson bu keşiflerinden dolayı 1978 yılında Nobel ödülüne layık görülür.

Neticede Nobel fizik ödülleri büyük fizikçilere değil, fizik bilminin büyük buluşlarına verilmektedir.

Daha geniş bilgi için:
Cosmic_microwave_background_radiation
Discovery_of_cosmic_microwave_background_radiation

March 14, 2007

Yeniden Tezimi Yazmaya Nasıl Başladım

Yaklaşık iki ay süren bir bocalamadan sonra tekrar tezime ve bloğuma birşeyler yazabilecek motivasyonu kendimde buluyorum.

12 Ocak tarihinde (Ocağın ikinci haftası içinde) doktora savunması öncesi tez sunumuma girdim. Konunun daha anlaşılabilir olarak sunmak gerektiği dışında bir tavsiye verilmediği için durumumdan çok rahatsız değildim. Mart ayı ortalarında doktora jürimi toplayacak, mezun olacak, imkan olursa Nisan ayında askere gidecektim.

Lakin bu plana uymak için yapılması gereken şeyleri yapmadım; kısa bir dinlenme periodundan sonra tez yazımına hemen başlamadım. Nedenini tam olarak kavrayamadığım, yaptığım işe karşı bir motivasyonsuzluk baş gösterdi. Savunma sonrasındaki iki hafta içinde ciddi bir faliyette bulunmadım. Zaten tez danışmanımdan düzeltmeler bekliyordum. Çalışmamak için bahanem hazırdı.

Düzeltmeler geldikten sonra da yazma işine başlayamadığımı görünce makale okumaya sığındım. Konumla alakalı makaleler okudum. Notlar aldım. Tezime koyacağım konuların özetini çıkardım. Malesef makaleler ve özetler de beni kesmedi ve yapılması gereken bu safhadan sonra da yapılmadı.

Motivasyonsuzluğun üzerine bir de moral bozukluğu geldi. Mezun olabilmem için EDS 660 English Language Teaching ve XXX799 Orientation Graduate Seminer derslerini almam gerekiyormuş. Ders almak, ödev yapmak, grup çalışması içinde bulunmak vs. vs. den inanılmaz sıkılmışlığım var. Öğrenciliğimin son döneminde böyle bir süpriz bana acı koydu. Üstüne üstlük EDS 660 dersinin bir kotası olduğu ve bu dönem alamama ihtimalimin bulunduğunu öğrenince motivasyonum sıfıra indi. Danışmanım derslerimi bitirmeden tez jürisini toplamamın sıkıntı yaratabileceğini bana hatırlattı, ve jüriyi Haziran ayında toplamayı tavsiye etti. Motivasyonum sıfırın da altına gezdi.

Derslere nasıl kayıt olacağım ve derslerden nasıl kurtulacağım soruları zihnimi durmadan meşgul ediyordu. Hocalarla konuşma, benzer durumdaki arkadaşlarla istişare ve yoğun bir endişe ve moral bozukluğu ile derslerin başlamasını bekledim.

Dersler başladığında görüldü ki EDS 660 dersine kayıt olmak isteyen 60 kadar kişi 15 kişilik kontenjanı paylaşmak zorunda. Durumumu anlatarak, neden bu derse mutlaka kayıt olmam gerektiğini ispatlayarak EDS 660 dersine kayıt olmaya hak kazandım. Süreç içinde bu tür çabaların beni korkunç yorduğunu fark ettim. XXX799 dersinin seminerlerini takip etmeye başladım. Bu arada bölümdeki hocalarımla ders alma işini sürekli konuşuyordum. En sonunda, hocaların da yardımı ile, enstitü kurulundan EDS 660 dersini almam gerekmediği sonucu çıkarılabilecek bir karar duyruldu da EDS 660'dan kurtuldum. Sonsuz bir rahatlama ve mutluluk hissettim.

Peki hala neden çalışamıyordum?

Düşünürken anladım ki beni entellektüel olarak tatmin etmeyen bir iş yapabilmem için halihazırda entellektüel olarak tatmin olmuş olmam gerekli. Her ne kadar UCBerkeley'den bir takım derslerin videosunu seyredip öğrenme arzumu yavaş yavaş besliyorsam da geçek bir tatmin yaşayamıyordum. "Ben bugün bir şeyler öğrendim" diyebilmem için zorlanmam, konuları yoğun bir düşünce süreci sonunda kavramam, bu kadar uğraşmama rağmen bazı noktaları hala tam olarak anlamamış olmam gerekliymiş. Bana her zaman entellektüel tatmin hissettiren matrix cebiri (lineer cebir) kitabına sarıldım.

İki üç hafta kadar yoğun bir biçimde matrix algebra çalıştım. Ama motivasyonsuzluk peşimi bırakmadı. Rahmi'den eksik kadronun üç çeyrek-dadlı muhabbeti de beni bilgisayarın başına geçirmeye yetmedi.

Bir sabah kendime yeni bir taktik buldum. Tatmin olmak için değil ayıp olmasın diye tezimi yazıp bitirecektim. Yaklaşık iki aydan beri tezimi yazmıyordum ve artık tez hocama ayıp olmaya başlamıştı. Gerçekten de tez hocama karşı böyle bir sorumluluk hissederim. Bu sorumluluk bana motivasyon verebilirdi. Birinci gün olmadı. İkinci gün kendi kendime yüksek sesle aslansın kaplansın tezahüratları neticesinde bir iki paragraf döktürdüm. Bu arada ne yazmam ve nasıl yazmam gerektiğini neredeyse eksiksiz bildiğimi tek sorumunum motivasyonsuzluk olduğunu açık bir biçimde keşfettim. Üçüncü gün kendi kendime fırça çektim. Türk eğitim sisteminde yetişmiş olmanın bir sonucu olsa gerek, fırçalar işe yaradı. Tezin eksiklerini yazarken daha önceden yazmış olduğum yaklaşık 100 kadar sayfayı nasıl yazdığımı düşünüyor, kendime hayret ediyor, yazılmış olan bölümleri tekrar yazmamak gerektiğini farkederek endişe-hayret-rahatlama üçlüsünün bu sefer de rahatlama ayağını yaşamaya başlıyordum.

Yüksek motivasyonla olmasa da tezin zor bir bölümünü dün akşam itibariyle neredeyse bitirdim. Yatmadan önce Şamil'den özetini çıkarmak şartı ile ödünç aldığım Popper'ın The Logic of Scientific Discovery kitabını okumaya başladım. 512 sayfalık devasa eseri yazarak Popper ne mükemmel bir iş yapmıştı.

"No doubt God talks mainly to Himself because He has no one worth to talking to. But a philosopher should know that he is no more godlike than any other man" (p. xx).

"It is usual to call an inference 'inductive' if it passes from singular statements (sometimes also called 'particular' statements), such as accounts of the results of observations or experiments, to universal statements, such as hypotheses or theories" (p.4, empases are original).

"The question whether inductive inferences are justified, or under what conditions, is known as the problem of induction" (p.4).

"Without it [a principle of induction], science would no longer have the right to distinguish its theories from the fanciful and arbitrary creations of poet's mind" (Riechenbach, 1930, p.186, cited in Popper, The Logic of Scientific Discovery, 1967, the Second English Edition, p. 5)

Popper kitabını yazmış olmasaydı, daha da önemlisi problemlerin ne oldugunu, niye bu problemlerle karşılaştığımızı, problemleri nasıl formüle ettiğini ve nasıl çözmeye çalıştığını sudan berrak bir şekilde kaleme almış olmasaydı ve bütün bunları aynı berraklıkla İngilizeceye çevirmek için uğraşmış olmasaydı, 504 sayfa içinde anlatılanları hiç bir zaman bilemeyeceğimi aniden farkettim. Bu karmaşık ve altında boğulup gitmeye gayet müsait problemleri çözmeye giriştiği, ve anlaşılır bir biçimde anlatmaya çalıştığı için Popper'a minnettar olmam gerektiğini anladım. Büyük kitapların, çalışmaların, projelerin ancak büyük emekler sonucunda ortaya çıkabileceğini o an tüm kalbimle hissettim. Şikayet etmek için hiçbir gerekçem yoktu. Benim uğraştığım zorluklar zorluk bile sayılmazdı.

Herşeyin sonunda sabah kalktığımda aklımda sadece tezimi bitirmek vardı.

İşte size tezimi yeniden yazmaya başlayabilmemin hikayesini anlattım. Umarım benzer bir çıkmazla karşılaştığınızda deneyimlerimi hatırlamanız çıkmazdan kurtulmanıza yardım eder.

January 18, 2007

Son Dönemde Okuduğum Kitaplar

Televizyon seyretmeyi ve gazete okumayı bırakmış bir insanın çok çok boş zamanı olacağının en güzel ispatı benim yaşantım. Ben son olarak bilgisayarımın masaüstüne Canın Sıkıldığında Yapılacak İşler adlı bir dosya yarattım ki boş zamanım olduğunda ne yapmam gerektiğini düşünmeyeyim.

Bu dönem başladığından beri, yaklaşık 1 saat süren algı deneyini 50 kadar kişiye uyguladım. Dataları analiz ettim. Rapor ettim. Birkaç SOM (Self Organizing Map) simulasyonu gerçekleştirdim. Tezimin büyükçe bir kısmını (yaklaşık 100 sayfa) yazdım. Tez sunumunu hazırladım. Bir makaleyi bir dergiye gönderdim.

Videoya çekilmiş dersleri-sunumları seyretmeyi çok severim (bkz. Berkeley@Google Video). Bu işten de bol bol yaptım. (Aç parantez, özellikle temel bilimler konularında bu türden videolar gözünüze çarparsa bana bildirin onları da seyredeyim.)

Ve son olarak kitap okudum. Bu dönem içinde Yaşar Kemal'i keşfettim (bkz. Yaşar Kemal'in Sabancı Üniversitesi mezuniyet töreni için yaptığı konuşma). Önce Yaşar Kemal'in "Nuhun Gemisi" adlı kitabını okudum. Bu kitapta Yaşar Kemal bir gazetenin muhabiri kimliği ile gittiği sel, deprem ve yoksulluk bölgelerinde karşılaştığı, konuştuğu insanları anlatıyor. Yaşar Kemal'in dilinin doğallığı ve kendisinin içtenliği beni hasta etti. O nedenle "Ölmez Otu (Dağın Öteki Yüzü-3)" adlı romanını okumaya başladım. Lakin romandaki duygusallık beni o kadar etkiledi ki sanki roman karakterlerinin hissettiklerini ben yeniden yaşadım. Ölmez Otu bir yoksulluk trajedisi olduğundan dayanamadım ve romanı yarıda bıraktım. Kendimde güç bulduğumda Dağın Öteki Yüzü-1'den itibaren bu romanı okumaya başlayacağım. Bu dönem içindeki Yaşar Kemal maceramı "Hüyükteki Nar Ağacı" adlı romanı ile bitirdim. Bu Yaşar Kemal'in 1951 yılında yazıp yitirdiği, sonra anasının sandığından çıkan bir romanı. Kendisinin "... bugün yazsam başka biçimde yazarım. Ama bu yalınlığa bu tazeliğe erişemem." dediği romanın konusu psikologların Concorde Effect dedikleri, girişilen işe yapılan yatırımın çok olmasından işten vazgeçilememesi durumu. İnsan doğasının üstadı Yaşar Kemal bu ikilemden kurtulmanın yolunun hedefi ulaşılabilir hale getirmek olduğunu anlatıyor.

Yaşar Kemal yukarıda bahsettiğim konuşmasındaki Orhan Kemal'in Bekçi Murtaza'sı batılı ülkelerde yazılsa idi bugün Don Kişot olurdu mealine gelen bir ifadesi nedeniyle Orhan Kemal okumaya karar vermiştim. Babam Mevlüt Atalay'ın yaklaşık 2000-2500 kitaptan oluşan düzenlenmemiş kütüphanesinde bulabileceğim umuduyla yazarın kitaplarını aramaya başladım. Öncelikle cehalet ve sonrasında isim benzerliği nedeniyle Kemal Tahir'in Kör Duman adlı romanını Orhan Kemal'in bir romanını okuyorum sanarak okumaya başladım. Okudukça da Kemal Tarih'e olan hayranlığım dağlar kadar yükseldi. Kemal Tarih'den ben Orta-Anadolu insanının zihniyetinin ve davranış kalıplarının neler olduğunu biraz da olsa kavradım sanıyorum. Beğendiğim yazar ile Orhan Kemal'in başka yazarlar olduğunu öğrendikten çok çok sonra başka bir kitap ararken kütüphane'de (niçin yer belirten "de" ekini "kütüphane" kelimesinden tek tırnak ile ayırdığımı dillerin vedahi Türkçenin üstadı Nesij arkadaşıma sorunuz) Kemal Tarih'in "Sağırdere" romanına rastladım. Meğersem Sağırdere Körduman romanının başlangıcı imiş. Sağırdere'de anlatılan olaylar hem kronolojik hem de kurgusal olarak Körduman'da anlatılan olayları hazırlıyor imiş. Lakin ben önce gelen olayları sonradan okuyarak bu roman ikilisinden eşsiz bir tad ve güzellik aldığımı düşünüyorum. (Demek ki neymiş tesadüfi olayların beklenmedik güzelikler getirebileceğini görmek için suda süzülen kuğuyu seyretmek şart değilmiş.)

Yaşar Kemal'in göklere çıkardığı bir yazarı, Orhan Kemal'i hala okuyamamış olmanın verdiği sabırsızlıkla kitapçıya koşup "Bereketli Topraklar Üzerine" adlı romanı aldım. Tarz ve konu seçimi olarak Kemal Tahir'e benzeyen bu yazarı açıkçası hiç beğenmedim. Yazısında içtenlik gördüysem de bunun entellektüel bir birikimin sonucunca önce kaybedilen, ve kendini tanıma çabası neticesinde yeniden keşfedilen bir içtenlik olmadığını (olmadığını) hissettim. Yazarlık becerileri kalemler çalıştıkça değişir kanaatindeyim. O nedenle Kemal Tahir'in ilkin Beçki Murtaza olmak üzere diğer kitaplarını da zaman buldukça okumaya çalışacağım.

Bütün bunların dışında Keith Delvin'in "The Millenim Problems" adlı kitabını da okuma fırsatı buldum. Amacı matematik bilgisinin arttırılması ve yayılması olan Clay Foundation Boston'lu hayırsever bir işadamı Landon T. Clay ve eşleri Lavinia D. Clay tarafından kurulmuş. Kurum "Millenium Problems" adı altında yaşayan büyük matematikçilerin desteği ile 7 adet problem belirmemiş. Bu problemlerin her biri için de 1'er milyon dolarlık ödül koymuş. İşte "The Millenim Problems" adlı kitap bu problemleri elden geldiğince matematikten bi-haber olan biz halk tabakasına anlatmaya çalışıyor. Bu kitabı herkese tavsiye ederim zira günümüz matematiğinin ne olduğunu, neyle uğraştığını sadece düz yazı okuyarak hissetme şansınız var.

"Surely You're Joking Mr. Feynman" dahi fizikçi Richard P. Feynman'ın başından geçen garip olaylarların kitaplaştırılmış hali. Kitabı Şamil'in elinde gördüğüm ve bana sevgilişim aldığı için ayrı bir zevkle okudum. Bu kitabı da her bilim adamına tavsiye ederim. Ortalıkta dahi beyinlerin yaşam tarzları, karakterleri ve problemlere yaklaşım biçimleri ile ilgili bir çok şehir efsanesi dolaşıyor ve bu kitap bunların hepsini yıkıyor.

Bir dahiden diğerine geçip biraz da İlber Ortaylı'nın Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek ve Son İmparatorluk Osmanlı adlı kitaplarından bahsedelim. Her iki kitap da hocanın yaptığı konuşmaların basılı hali. Kitaplar genel olarak tarih özellikle de Osmanlı tarihi çalışmalarının sıkıcı olmanın aksine heyecan verici olduğunu gösteriyor. Çıkarttığım dersler ise tarihsel metinleri o günün şartlarını, yaşayışını ve kurumlarını göz önüne alarak okumak gerektiği; geçmişi bugünün gözü ile anlamaya çalışırken, değerlendirmenin o günün şartlarına göre karşılaştırmalı olarak yapılması gerektiği. Öğrendiğim şeylerden bazıları: Osmanlı İmparatorluğu son İmparatorluktur ve Üçüncü Romadır; Osmanlı bu nedenle bu kadar egzotiktir, eski çağların kokusunu taşır; imparatorluklarda milletler ve cemaatler belirli işlerde uzmanlaşırlar; her milletin elit bir tabakası vardır, elit millet yoktur; Türk milleti sadece tarımda değil camcılık gibi ince sanatlarda da uzmanlaşmıştır; Osmanlı İmparatorluğu'nun bugünkü Türkiye Cumhuriyetinde olmayan bir özelliği rakip devletleri yükselten, üstün kılan becerileri/kurumları almayı ve kendinde uygulamayı bilmesi, yani kendini değiştirmeyi başarabilmesidir.

Son olarak Haluk Özdalga'nın "Kötü Yönetilen Türkiye - Örnek Vaka DSP" adlı kitabından bahsedeyim. Türkiye'de kötü yönetilen, zarar eden firmalar batarlar; ama kötü yönetilen, halkın oyunu alamayan partiler batmazlar. Batmadıkları gibi yönetimleri ve başkanları da değişmez. Haluk Özdalga bunun nedenlerinin partilerin iç işleyişlerinin demokratik olmamasından kaynaklandığını idda ediyor. DSP'nin (ve diğer bütün partilerin) anlık kararlar ile yönetilmiş olduğunu, Türkiye'de politikacının makam için herşeyi yapabileceğini, her kimliğe bürünebileceğini bize hem hatırlatıyor hem de anılar aracılığı ile yaşattırıyor. Bem okuduklarıma hiç şaşırmadım lakin bu kitabı okumak bana politikacıların utanmaz yalancılar olduğunu çok güzel öğretti. Artık ne zaman bir politikacı bir konuda bir şey söylese gerçeğin tam tersi olduğunu varsayıyorum/varsayabiliyorum. Bu arada beğendiğim bir politikacı olan Erkan Mumcu'ya ve Çetin Altan'ın bir yazısını web sitelerine koyabilen bir parti olan ANAP'a bir şans vereceğim. Mumcu'nın amacının gerçekten ülkeye ve millete hizmet olup olmadığını da başkanlığına yapışıp yapışmamasından anlayacağım. Haluk Özdalga'nın kitabını herkese şiddetle tavsiye ederim.

January 16, 2007

Tez ve İstanbul

Cuma günü Doktora Savunması Öncesi Tez Sunumu adını verebileceğimiz bir seminer verdim. Yaklaşık 2 saat süren sunumda doktora süresince yaptığım çalışmaları özetledim ve gelen soruları yanıtladım.

Bu sunumun amacı doktora adayının tez jürisine eksiksiz olarak girmesi için daha neler yapması gerektiğini kararlaştırmak. Böylelikle tez jürisi eksiksiz bir sunum havası içinde geçebilecek.

Bana verilen tavsiyeler çalıştığım problemin bu probleme yabancı bilişsel bilimler profesorleri tarafından anlaşılabilecek bir terminoloji ve çerçevede anlatılması baabında olduğundan tez jürisinin Mart ayında toplanması kararlaştırıldı.

Bütün bunlar ne demek? Mart ayında mezun olabilme şansım çok yüksek.

Hem bu hadiseyi kutlamak hem de İstanbul'da askerlik görevini yapmakta olan teyzoğlu Yermiz'i son çarşı izninde ziyaret etmek maksadı ile cumayı cumartesi gününe bağlayan gece kardeşim Perit ile birlikte Varan'ın saat 5:25 otobüsü ile İstanbul'a hareket ettik.

İstanbul günlüğü gezdiğimiz yerlerin varsa linki ile birlikte aşağıda.

Sabah 10:30-11:00 gibi İstanbul'a varıp Taksim'e indik. Taksim'de ben İstiklal caddesi'nde mukim "Anadolu Mutfağı" adlı turistik lokantada Anadolu köylüsü adabında sabah kahvaltısı olarak kesme çorbası içtim, hünkar beğendi ve kabak tatlısı yedim. Sindirimi mide ilacı olarak tasarlanmış Coca Cola eşliğinde yaptım.

Biz mekana saat 11:15 civarında vardık. Yemeğin çıkması için yarım saat kadar bekledik. Bu sırada pek yapmadığım, daha doğrusu yapmaya fırsat bulamadığım şeylerden birini yaptım verdiğim kararı değerlendirdim: Anadolu'nun göbeği Ankara'da yaşayan ben turistik bir gezi için geldiğim, bir zamanlar Avrupa'nın en ışıltılı mekanlarından biri olan İstiklal caddesinde yemek yemek için "Anadolu Mutfağı"nı seçtim, acaba doğru mu yaptım? Yemeği yedikten sonra kararımın arkasında idim çünkü hayatımda yediğim en nefis hünkar beğendi idi. Hesap olarak 18 YTL ödedim.

Mekana girmeden önce Perit ile yaptığımız nerede bir şeyler yemeliyiz konuşmalarından Perit'in sonradan görme Anadolu köylüsü mide hassasiyetine sahip olduğunu ve yeme seramonisine kahvaltı ile başlamak istediğini öğrenmiş oldum. Bu nedenle Perit'i doyurmak üzere Galata köprüsüne doğru yola çıktık. Yol üzerindeki Galata Mevlevihanesini gezdik. Ücret: öğrenci bedava (ben öğrenci kimliği olarak asistan kimliğimi gösterdim, siz de herhangi bir kimil gösterebilirsiniz), tam 0.5 YTL.

Mevlevihane'de açıkçası gezilecek görülecek bir şeyler yok. Daha doğrusu gezilecek görülecek şeyler her tarihi mekanda vardır, eğer ki eski eserlere bakıp anlam çıkartabiliyorsan veya birileri daha öncesinde eserlere bakmış, anlamları çıkartmış ve gezdiğin yerlerde bu anlamları sunmuş ise. Sergide mevlevilerin kendilerini korumak için kullandığı demir ve tahta sopalardan çeşitli örnekler vardı. Kendini hak yoluna adamış insanların kendilerini olsa olsa köpeklerden korumak için böyle bir şeyi taşıyabileceğini dşündüm. Mevlevihane'de sanırsam yılın belli dönemlerinde sema gösterisi yapılıyor. Ortadaki gösteri alanının çevresinde sandalyeler dizilmiş. Bir takım sandalyelerin arkasında protokol yazıyordu. Kendini hak yoluna adamış insanların hanesinde protokol/halk ayrımının olması bana bu işin artık turistik gösteriye dönüşmüş olduğunu düşündürttü. Mevlevihanenin bahçesinde dervişlerin dedelerin yattığı bir mezarlık var. O mezarlıkta Osmanlı'ya ilk matbaayı getirdiği söylenen İbrahim Müteferrika'nın mezarı da bulunuyor ve yanlış hatırlamıyorsam baskı bir makinası şirketi tarafından restore edilmiş. Kendini hak yoluna adamış insanların mezarlığında restorasyon için bir mezarı seçip onu öne çıkartırken kendinı tanıtmak için mezardan büyük reklam astırmak ve mezarlığın geri kalanına hiç dokunmamak neye hizmettir onu da anlamış değilim. Bize tarih derslerinde öğretildiği kadarıyla Osmanlı'nın gerileme sebeplerinden birisi de matbaanın dinciler tarafından engellenmesi idi. Şimdi kendisi mevlevi olduğu anlaşılan İbrahim Müteferrika'nın matbaayı yaygınlaştırmasını İslam'ı referans alan bir takım gericilerin engellediğini iddia etmek ne kadar gerçekle örtüşüyor bilemiyorum. Son olarak mevlevihane'den çıkarken bir takım Fransızların, Fransa'dan getirdikleri belli olan bir kitapçıktan mevlevihane ile ilgili bilgi almaya çalıştıklarını gördüm. Avrupa'ya Türkleri ve Türkiyeyi televizyon reklamları ile tanıtmanın acıklı sonu gören gözler için bu an olsa gerek diye hayıflanmadan edemedim.

Gezinin devamını sonra yazacağım.

January 02, 2007

Snap Preview

Bir şeyin ne olduğunu anlatmanın en kolay yolunun onu yaptırtmak olduğu durumlardan birisi.

Fare'yi linklerin üzerine getirin ama tıklamayın.

Google
NY Times
Snap

Yüklemek için Snap'i takip edin.