January 18, 2007

Son Dönemde Okuduğum Kitaplar

Televizyon seyretmeyi ve gazete okumayı bırakmış bir insanın çok çok boş zamanı olacağının en güzel ispatı benim yaşantım. Ben son olarak bilgisayarımın masaüstüne Canın Sıkıldığında Yapılacak İşler adlı bir dosya yarattım ki boş zamanım olduğunda ne yapmam gerektiğini düşünmeyeyim.

Bu dönem başladığından beri, yaklaşık 1 saat süren algı deneyini 50 kadar kişiye uyguladım. Dataları analiz ettim. Rapor ettim. Birkaç SOM (Self Organizing Map) simulasyonu gerçekleştirdim. Tezimin büyükçe bir kısmını (yaklaşık 100 sayfa) yazdım. Tez sunumunu hazırladım. Bir makaleyi bir dergiye gönderdim.

Videoya çekilmiş dersleri-sunumları seyretmeyi çok severim (bkz. Berkeley@Google Video). Bu işten de bol bol yaptım. (Aç parantez, özellikle temel bilimler konularında bu türden videolar gözünüze çarparsa bana bildirin onları da seyredeyim.)

Ve son olarak kitap okudum. Bu dönem içinde Yaşar Kemal'i keşfettim (bkz. Yaşar Kemal'in Sabancı Üniversitesi mezuniyet töreni için yaptığı konuşma). Önce Yaşar Kemal'in "Nuhun Gemisi" adlı kitabını okudum. Bu kitapta Yaşar Kemal bir gazetenin muhabiri kimliği ile gittiği sel, deprem ve yoksulluk bölgelerinde karşılaştığı, konuştuğu insanları anlatıyor. Yaşar Kemal'in dilinin doğallığı ve kendisinin içtenliği beni hasta etti. O nedenle "Ölmez Otu (Dağın Öteki Yüzü-3)" adlı romanını okumaya başladım. Lakin romandaki duygusallık beni o kadar etkiledi ki sanki roman karakterlerinin hissettiklerini ben yeniden yaşadım. Ölmez Otu bir yoksulluk trajedisi olduğundan dayanamadım ve romanı yarıda bıraktım. Kendimde güç bulduğumda Dağın Öteki Yüzü-1'den itibaren bu romanı okumaya başlayacağım. Bu dönem içindeki Yaşar Kemal maceramı "Hüyükteki Nar Ağacı" adlı romanı ile bitirdim. Bu Yaşar Kemal'in 1951 yılında yazıp yitirdiği, sonra anasının sandığından çıkan bir romanı. Kendisinin "... bugün yazsam başka biçimde yazarım. Ama bu yalınlığa bu tazeliğe erişemem." dediği romanın konusu psikologların Concorde Effect dedikleri, girişilen işe yapılan yatırımın çok olmasından işten vazgeçilememesi durumu. İnsan doğasının üstadı Yaşar Kemal bu ikilemden kurtulmanın yolunun hedefi ulaşılabilir hale getirmek olduğunu anlatıyor.

Yaşar Kemal yukarıda bahsettiğim konuşmasındaki Orhan Kemal'in Bekçi Murtaza'sı batılı ülkelerde yazılsa idi bugün Don Kişot olurdu mealine gelen bir ifadesi nedeniyle Orhan Kemal okumaya karar vermiştim. Babam Mevlüt Atalay'ın yaklaşık 2000-2500 kitaptan oluşan düzenlenmemiş kütüphanesinde bulabileceğim umuduyla yazarın kitaplarını aramaya başladım. Öncelikle cehalet ve sonrasında isim benzerliği nedeniyle Kemal Tahir'in Kör Duman adlı romanını Orhan Kemal'in bir romanını okuyorum sanarak okumaya başladım. Okudukça da Kemal Tarih'e olan hayranlığım dağlar kadar yükseldi. Kemal Tarih'den ben Orta-Anadolu insanının zihniyetinin ve davranış kalıplarının neler olduğunu biraz da olsa kavradım sanıyorum. Beğendiğim yazar ile Orhan Kemal'in başka yazarlar olduğunu öğrendikten çok çok sonra başka bir kitap ararken kütüphane'de (niçin yer belirten "de" ekini "kütüphane" kelimesinden tek tırnak ile ayırdığımı dillerin vedahi Türkçenin üstadı Nesij arkadaşıma sorunuz) Kemal Tarih'in "Sağırdere" romanına rastladım. Meğersem Sağırdere Körduman romanının başlangıcı imiş. Sağırdere'de anlatılan olaylar hem kronolojik hem de kurgusal olarak Körduman'da anlatılan olayları hazırlıyor imiş. Lakin ben önce gelen olayları sonradan okuyarak bu roman ikilisinden eşsiz bir tad ve güzellik aldığımı düşünüyorum. (Demek ki neymiş tesadüfi olayların beklenmedik güzelikler getirebileceğini görmek için suda süzülen kuğuyu seyretmek şart değilmiş.)

Yaşar Kemal'in göklere çıkardığı bir yazarı, Orhan Kemal'i hala okuyamamış olmanın verdiği sabırsızlıkla kitapçıya koşup "Bereketli Topraklar Üzerine" adlı romanı aldım. Tarz ve konu seçimi olarak Kemal Tahir'e benzeyen bu yazarı açıkçası hiç beğenmedim. Yazısında içtenlik gördüysem de bunun entellektüel bir birikimin sonucunca önce kaybedilen, ve kendini tanıma çabası neticesinde yeniden keşfedilen bir içtenlik olmadığını (olmadığını) hissettim. Yazarlık becerileri kalemler çalıştıkça değişir kanaatindeyim. O nedenle Kemal Tahir'in ilkin Beçki Murtaza olmak üzere diğer kitaplarını da zaman buldukça okumaya çalışacağım.

Bütün bunların dışında Keith Delvin'in "The Millenim Problems" adlı kitabını da okuma fırsatı buldum. Amacı matematik bilgisinin arttırılması ve yayılması olan Clay Foundation Boston'lu hayırsever bir işadamı Landon T. Clay ve eşleri Lavinia D. Clay tarafından kurulmuş. Kurum "Millenium Problems" adı altında yaşayan büyük matematikçilerin desteği ile 7 adet problem belirmemiş. Bu problemlerin her biri için de 1'er milyon dolarlık ödül koymuş. İşte "The Millenim Problems" adlı kitap bu problemleri elden geldiğince matematikten bi-haber olan biz halk tabakasına anlatmaya çalışıyor. Bu kitabı herkese tavsiye ederim zira günümüz matematiğinin ne olduğunu, neyle uğraştığını sadece düz yazı okuyarak hissetme şansınız var.

"Surely You're Joking Mr. Feynman" dahi fizikçi Richard P. Feynman'ın başından geçen garip olaylarların kitaplaştırılmış hali. Kitabı Şamil'in elinde gördüğüm ve bana sevgilişim aldığı için ayrı bir zevkle okudum. Bu kitabı da her bilim adamına tavsiye ederim. Ortalıkta dahi beyinlerin yaşam tarzları, karakterleri ve problemlere yaklaşım biçimleri ile ilgili bir çok şehir efsanesi dolaşıyor ve bu kitap bunların hepsini yıkıyor.

Bir dahiden diğerine geçip biraz da İlber Ortaylı'nın Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek ve Son İmparatorluk Osmanlı adlı kitaplarından bahsedelim. Her iki kitap da hocanın yaptığı konuşmaların basılı hali. Kitaplar genel olarak tarih özellikle de Osmanlı tarihi çalışmalarının sıkıcı olmanın aksine heyecan verici olduğunu gösteriyor. Çıkarttığım dersler ise tarihsel metinleri o günün şartlarını, yaşayışını ve kurumlarını göz önüne alarak okumak gerektiği; geçmişi bugünün gözü ile anlamaya çalışırken, değerlendirmenin o günün şartlarına göre karşılaştırmalı olarak yapılması gerektiği. Öğrendiğim şeylerden bazıları: Osmanlı İmparatorluğu son İmparatorluktur ve Üçüncü Romadır; Osmanlı bu nedenle bu kadar egzotiktir, eski çağların kokusunu taşır; imparatorluklarda milletler ve cemaatler belirli işlerde uzmanlaşırlar; her milletin elit bir tabakası vardır, elit millet yoktur; Türk milleti sadece tarımda değil camcılık gibi ince sanatlarda da uzmanlaşmıştır; Osmanlı İmparatorluğu'nun bugünkü Türkiye Cumhuriyetinde olmayan bir özelliği rakip devletleri yükselten, üstün kılan becerileri/kurumları almayı ve kendinde uygulamayı bilmesi, yani kendini değiştirmeyi başarabilmesidir.

Son olarak Haluk Özdalga'nın "Kötü Yönetilen Türkiye - Örnek Vaka DSP" adlı kitabından bahsedeyim. Türkiye'de kötü yönetilen, zarar eden firmalar batarlar; ama kötü yönetilen, halkın oyunu alamayan partiler batmazlar. Batmadıkları gibi yönetimleri ve başkanları da değişmez. Haluk Özdalga bunun nedenlerinin partilerin iç işleyişlerinin demokratik olmamasından kaynaklandığını idda ediyor. DSP'nin (ve diğer bütün partilerin) anlık kararlar ile yönetilmiş olduğunu, Türkiye'de politikacının makam için herşeyi yapabileceğini, her kimliğe bürünebileceğini bize hem hatırlatıyor hem de anılar aracılığı ile yaşattırıyor. Bem okuduklarıma hiç şaşırmadım lakin bu kitabı okumak bana politikacıların utanmaz yalancılar olduğunu çok güzel öğretti. Artık ne zaman bir politikacı bir konuda bir şey söylese gerçeğin tam tersi olduğunu varsayıyorum/varsayabiliyorum. Bu arada beğendiğim bir politikacı olan Erkan Mumcu'ya ve Çetin Altan'ın bir yazısını web sitelerine koyabilen bir parti olan ANAP'a bir şans vereceğim. Mumcu'nın amacının gerçekten ülkeye ve millete hizmet olup olmadığını da başkanlığına yapışıp yapışmamasından anlayacağım. Haluk Özdalga'nın kitabını herkese şiddetle tavsiye ederim.

January 16, 2007

Tez ve İstanbul

Cuma günü Doktora Savunması Öncesi Tez Sunumu adını verebileceğimiz bir seminer verdim. Yaklaşık 2 saat süren sunumda doktora süresince yaptığım çalışmaları özetledim ve gelen soruları yanıtladım.

Bu sunumun amacı doktora adayının tez jürisine eksiksiz olarak girmesi için daha neler yapması gerektiğini kararlaştırmak. Böylelikle tez jürisi eksiksiz bir sunum havası içinde geçebilecek.

Bana verilen tavsiyeler çalıştığım problemin bu probleme yabancı bilişsel bilimler profesorleri tarafından anlaşılabilecek bir terminoloji ve çerçevede anlatılması baabında olduğundan tez jürisinin Mart ayında toplanması kararlaştırıldı.

Bütün bunlar ne demek? Mart ayında mezun olabilme şansım çok yüksek.

Hem bu hadiseyi kutlamak hem de İstanbul'da askerlik görevini yapmakta olan teyzoğlu Yermiz'i son çarşı izninde ziyaret etmek maksadı ile cumayı cumartesi gününe bağlayan gece kardeşim Perit ile birlikte Varan'ın saat 5:25 otobüsü ile İstanbul'a hareket ettik.

İstanbul günlüğü gezdiğimiz yerlerin varsa linki ile birlikte aşağıda.

Sabah 10:30-11:00 gibi İstanbul'a varıp Taksim'e indik. Taksim'de ben İstiklal caddesi'nde mukim "Anadolu Mutfağı" adlı turistik lokantada Anadolu köylüsü adabında sabah kahvaltısı olarak kesme çorbası içtim, hünkar beğendi ve kabak tatlısı yedim. Sindirimi mide ilacı olarak tasarlanmış Coca Cola eşliğinde yaptım.

Biz mekana saat 11:15 civarında vardık. Yemeğin çıkması için yarım saat kadar bekledik. Bu sırada pek yapmadığım, daha doğrusu yapmaya fırsat bulamadığım şeylerden birini yaptım verdiğim kararı değerlendirdim: Anadolu'nun göbeği Ankara'da yaşayan ben turistik bir gezi için geldiğim, bir zamanlar Avrupa'nın en ışıltılı mekanlarından biri olan İstiklal caddesinde yemek yemek için "Anadolu Mutfağı"nı seçtim, acaba doğru mu yaptım? Yemeği yedikten sonra kararımın arkasında idim çünkü hayatımda yediğim en nefis hünkar beğendi idi. Hesap olarak 18 YTL ödedim.

Mekana girmeden önce Perit ile yaptığımız nerede bir şeyler yemeliyiz konuşmalarından Perit'in sonradan görme Anadolu köylüsü mide hassasiyetine sahip olduğunu ve yeme seramonisine kahvaltı ile başlamak istediğini öğrenmiş oldum. Bu nedenle Perit'i doyurmak üzere Galata köprüsüne doğru yola çıktık. Yol üzerindeki Galata Mevlevihanesini gezdik. Ücret: öğrenci bedava (ben öğrenci kimliği olarak asistan kimliğimi gösterdim, siz de herhangi bir kimil gösterebilirsiniz), tam 0.5 YTL.

Mevlevihane'de açıkçası gezilecek görülecek bir şeyler yok. Daha doğrusu gezilecek görülecek şeyler her tarihi mekanda vardır, eğer ki eski eserlere bakıp anlam çıkartabiliyorsan veya birileri daha öncesinde eserlere bakmış, anlamları çıkartmış ve gezdiğin yerlerde bu anlamları sunmuş ise. Sergide mevlevilerin kendilerini korumak için kullandığı demir ve tahta sopalardan çeşitli örnekler vardı. Kendini hak yoluna adamış insanların kendilerini olsa olsa köpeklerden korumak için böyle bir şeyi taşıyabileceğini dşündüm. Mevlevihane'de sanırsam yılın belli dönemlerinde sema gösterisi yapılıyor. Ortadaki gösteri alanının çevresinde sandalyeler dizilmiş. Bir takım sandalyelerin arkasında protokol yazıyordu. Kendini hak yoluna adamış insanların hanesinde protokol/halk ayrımının olması bana bu işin artık turistik gösteriye dönüşmüş olduğunu düşündürttü. Mevlevihanenin bahçesinde dervişlerin dedelerin yattığı bir mezarlık var. O mezarlıkta Osmanlı'ya ilk matbaayı getirdiği söylenen İbrahim Müteferrika'nın mezarı da bulunuyor ve yanlış hatırlamıyorsam baskı bir makinası şirketi tarafından restore edilmiş. Kendini hak yoluna adamış insanların mezarlığında restorasyon için bir mezarı seçip onu öne çıkartırken kendinı tanıtmak için mezardan büyük reklam astırmak ve mezarlığın geri kalanına hiç dokunmamak neye hizmettir onu da anlamış değilim. Bize tarih derslerinde öğretildiği kadarıyla Osmanlı'nın gerileme sebeplerinden birisi de matbaanın dinciler tarafından engellenmesi idi. Şimdi kendisi mevlevi olduğu anlaşılan İbrahim Müteferrika'nın matbaayı yaygınlaştırmasını İslam'ı referans alan bir takım gericilerin engellediğini iddia etmek ne kadar gerçekle örtüşüyor bilemiyorum. Son olarak mevlevihane'den çıkarken bir takım Fransızların, Fransa'dan getirdikleri belli olan bir kitapçıktan mevlevihane ile ilgili bilgi almaya çalıştıklarını gördüm. Avrupa'ya Türkleri ve Türkiyeyi televizyon reklamları ile tanıtmanın acıklı sonu gören gözler için bu an olsa gerek diye hayıflanmadan edemedim.

Gezinin devamını sonra yazacağım.

January 02, 2007

Snap Preview

Bir şeyin ne olduğunu anlatmanın en kolay yolunun onu yaptırtmak olduğu durumlardan birisi.

Fare'yi linklerin üzerine getirin ama tıklamayın.

Google
NY Times
Snap

Yüklemek için Snap'i takip edin.