March 29, 2007

Düşlerin Zevki

Önceleri gezegenlerin, uzayın, yıldızların fotoğraflarına bakar, güzel bir şeye bakmanın verdiği bir haz duymaya çalışır, daha doğrusu güzel bir şeye baktığıma inandığımdan haz almaya arzusuyla bakardım. Fotoğrafların renkli şekillerini birşeylere benzetmeye çalışır ama malesef bir süre sonra bu oyunun çekiciliği biterdi.

Bir süredir Alex Filippenko'nın Berkeley Üniversitesi'nde verdiği Introduction to General Astronomy adlı dersi takip ediyorum. Derslerin video kaydını alıp, webe koyup, bizlerin de yararlanmasını sağlayan Berkeley Üniversitesi'ne de teşekkür ederim. Bir gün bu hizmeti desteklemek bize de nasip olur inşallah.

Alex Filippenko nefis bir öğretmen. Dersi derste dinleyerek öğrenmenin ilk şartı meğer ne anlattığını bilen ve anlatmaktan zevk alan bir öğretmenmiş. Açıkçası Berkeley öğrencilerini kıskandım. Böyle hocalar olunca bilgi insanın ağzına pişmiş armut gibi düşer. Bu arada ODTÜ'de verilen bir takım seminerlerin videoları şuradan temin edilebilir.

Milliyet gazetesi kışkırtıcılık dışında bir iş yapmış, uzayın en güzel fotoğrafları adlı resim galerisi açmış. Galerideki fotoğrafları kısmen de olsa inceleyebiliyorum.

Örneğin aşağıdaki resmin yıldızların beyaz cüce olma yolundaki olası bir halini gösterdiğini, bulutların arasındaki parlak nesnenin ışıltılı ömrünün son dönemlerini yaşayan bir yıldız olduğunu, bulutların bir zamanlar yıldızın dış katmanlarını oluşturduğunu, dış katmanların çok ısındığı için genişlediğini, ama yıldızın kütlesi yeterince büyük olmadığı için bu katmanları tutamadığını, bu nedenle katmanların uzaya püskürdüğünü, eğer Spektreskopla bakılırsa bulutların kesinlikle Hidrojen ve Helyum ihtiva ettiğinin görüleceğini çünkü bunların yıldızın en dış katmanlarını oluşturduğunu, parlaklığı ve uzaklığından yıldızın kütlesinin ve ne kadar daha ışıldayacağının tahmin edilebileceğini, görülenin büyük ihtimalle ikili yıldız sistemini resmettiğini, püskürme ekseninin sistemin dönme eksenine dik olduğunu, yıldızın parlaklığının onun uzaklığı ile orantılı olduğunu, bu nedenle çevrede görülen daha parlak nesnelerin görüş açısında bulunan yakın yıldızlar olduğunu, lakin son dönemlerde daha sıcak iç katmanlar açığa çıktığı için dostumuzun parlaklığının çok çok yükseldiğini, bu nedenle belki de normal şartlarda görülemeyecek kadar uzak bir yıldızı görebildiğimizi, ve uzayın bu kadar uzak bir köşesine baktığımızda bile yakın köşelerden öğrendiğimiz şeylerin hala geçerli olduğunu görmenin sevindirici olduğunu, belki de milyonlarca ışık yılı uzaklıkta olan bu yıldızın şu an çoktan beyaz cüceye dönüşmüş olduğunu düşündüm.



Bütün bunları düşünmek nedense bana mutluluk veriyor.

March 17, 2007

Kavrayış Değil Keşif Baki Kalır

Şamil abimiz Faraday Kafesinin işleyiş prensiplerini tanıttığı yazısında (bkz.) mikro dalga fırınların birer Faraday kafesi olduğunu anlatınca benim de aklıma "cosmic microwave background radiation"un hüzünlü nobel hikayesi geldi.

Prinston Üniversitesi'ndeki bir grup fizikçi (R.H. Dicke, J. Peebles, and D. Wilkinson) Big Bang'in izinin "cosmic microwave background radiation" ile sürülebileceği sonucuna varırlar ve bunu tespit etmek işine girişirler.

60 km ötede Bell Laboratuvarlarında çalışan A. Penzias ve R. W. Wilson bir takım balonlardan bir takım sinyaller alması için tasarlanan bir anten üzerinde çalışırlarken "cosmic microwave background radiation"u farkederler. Ne olduğunu bilemezler. Sinyalin kaynağını ve güçlü olduğu yönü bulmak için anteni NewYork şehri ve uzayın karanlık köşeleri de dahil olmak üzere hemen her yöne çevirirler. Sinyalin gücü heryerlerden aynı hissedilmektedir. İkili bir zaman sonra Prinston'daki grubun nedenini aramakta oldukları şeyi öngördüğünü ve bir açıklama getirdiğini öğrenir.

Penzias ve Wilson bu keşiflerinden dolayı 1978 yılında Nobel ödülüne layık görülür.

Neticede Nobel fizik ödülleri büyük fizikçilere değil, fizik bilminin büyük buluşlarına verilmektedir.

Daha geniş bilgi için:
Cosmic_microwave_background_radiation
Discovery_of_cosmic_microwave_background_radiation

March 14, 2007

Yeniden Tezimi Yazmaya Nasıl Başladım

Yaklaşık iki ay süren bir bocalamadan sonra tekrar tezime ve bloğuma birşeyler yazabilecek motivasyonu kendimde buluyorum.

12 Ocak tarihinde (Ocağın ikinci haftası içinde) doktora savunması öncesi tez sunumuma girdim. Konunun daha anlaşılabilir olarak sunmak gerektiği dışında bir tavsiye verilmediği için durumumdan çok rahatsız değildim. Mart ayı ortalarında doktora jürimi toplayacak, mezun olacak, imkan olursa Nisan ayında askere gidecektim.

Lakin bu plana uymak için yapılması gereken şeyleri yapmadım; kısa bir dinlenme periodundan sonra tez yazımına hemen başlamadım. Nedenini tam olarak kavrayamadığım, yaptığım işe karşı bir motivasyonsuzluk baş gösterdi. Savunma sonrasındaki iki hafta içinde ciddi bir faliyette bulunmadım. Zaten tez danışmanımdan düzeltmeler bekliyordum. Çalışmamak için bahanem hazırdı.

Düzeltmeler geldikten sonra da yazma işine başlayamadığımı görünce makale okumaya sığındım. Konumla alakalı makaleler okudum. Notlar aldım. Tezime koyacağım konuların özetini çıkardım. Malesef makaleler ve özetler de beni kesmedi ve yapılması gereken bu safhadan sonra da yapılmadı.

Motivasyonsuzluğun üzerine bir de moral bozukluğu geldi. Mezun olabilmem için EDS 660 English Language Teaching ve XXX799 Orientation Graduate Seminer derslerini almam gerekiyormuş. Ders almak, ödev yapmak, grup çalışması içinde bulunmak vs. vs. den inanılmaz sıkılmışlığım var. Öğrenciliğimin son döneminde böyle bir süpriz bana acı koydu. Üstüne üstlük EDS 660 dersinin bir kotası olduğu ve bu dönem alamama ihtimalimin bulunduğunu öğrenince motivasyonum sıfıra indi. Danışmanım derslerimi bitirmeden tez jürisini toplamamın sıkıntı yaratabileceğini bana hatırlattı, ve jüriyi Haziran ayında toplamayı tavsiye etti. Motivasyonum sıfırın da altına gezdi.

Derslere nasıl kayıt olacağım ve derslerden nasıl kurtulacağım soruları zihnimi durmadan meşgul ediyordu. Hocalarla konuşma, benzer durumdaki arkadaşlarla istişare ve yoğun bir endişe ve moral bozukluğu ile derslerin başlamasını bekledim.

Dersler başladığında görüldü ki EDS 660 dersine kayıt olmak isteyen 60 kadar kişi 15 kişilik kontenjanı paylaşmak zorunda. Durumumu anlatarak, neden bu derse mutlaka kayıt olmam gerektiğini ispatlayarak EDS 660 dersine kayıt olmaya hak kazandım. Süreç içinde bu tür çabaların beni korkunç yorduğunu fark ettim. XXX799 dersinin seminerlerini takip etmeye başladım. Bu arada bölümdeki hocalarımla ders alma işini sürekli konuşuyordum. En sonunda, hocaların da yardımı ile, enstitü kurulundan EDS 660 dersini almam gerekmediği sonucu çıkarılabilecek bir karar duyruldu da EDS 660'dan kurtuldum. Sonsuz bir rahatlama ve mutluluk hissettim.

Peki hala neden çalışamıyordum?

Düşünürken anladım ki beni entellektüel olarak tatmin etmeyen bir iş yapabilmem için halihazırda entellektüel olarak tatmin olmuş olmam gerekli. Her ne kadar UCBerkeley'den bir takım derslerin videosunu seyredip öğrenme arzumu yavaş yavaş besliyorsam da geçek bir tatmin yaşayamıyordum. "Ben bugün bir şeyler öğrendim" diyebilmem için zorlanmam, konuları yoğun bir düşünce süreci sonunda kavramam, bu kadar uğraşmama rağmen bazı noktaları hala tam olarak anlamamış olmam gerekliymiş. Bana her zaman entellektüel tatmin hissettiren matrix cebiri (lineer cebir) kitabına sarıldım.

İki üç hafta kadar yoğun bir biçimde matrix algebra çalıştım. Ama motivasyonsuzluk peşimi bırakmadı. Rahmi'den eksik kadronun üç çeyrek-dadlı muhabbeti de beni bilgisayarın başına geçirmeye yetmedi.

Bir sabah kendime yeni bir taktik buldum. Tatmin olmak için değil ayıp olmasın diye tezimi yazıp bitirecektim. Yaklaşık iki aydan beri tezimi yazmıyordum ve artık tez hocama ayıp olmaya başlamıştı. Gerçekten de tez hocama karşı böyle bir sorumluluk hissederim. Bu sorumluluk bana motivasyon verebilirdi. Birinci gün olmadı. İkinci gün kendi kendime yüksek sesle aslansın kaplansın tezahüratları neticesinde bir iki paragraf döktürdüm. Bu arada ne yazmam ve nasıl yazmam gerektiğini neredeyse eksiksiz bildiğimi tek sorumunum motivasyonsuzluk olduğunu açık bir biçimde keşfettim. Üçüncü gün kendi kendime fırça çektim. Türk eğitim sisteminde yetişmiş olmanın bir sonucu olsa gerek, fırçalar işe yaradı. Tezin eksiklerini yazarken daha önceden yazmış olduğum yaklaşık 100 kadar sayfayı nasıl yazdığımı düşünüyor, kendime hayret ediyor, yazılmış olan bölümleri tekrar yazmamak gerektiğini farkederek endişe-hayret-rahatlama üçlüsünün bu sefer de rahatlama ayağını yaşamaya başlıyordum.

Yüksek motivasyonla olmasa da tezin zor bir bölümünü dün akşam itibariyle neredeyse bitirdim. Yatmadan önce Şamil'den özetini çıkarmak şartı ile ödünç aldığım Popper'ın The Logic of Scientific Discovery kitabını okumaya başladım. 512 sayfalık devasa eseri yazarak Popper ne mükemmel bir iş yapmıştı.

"No doubt God talks mainly to Himself because He has no one worth to talking to. But a philosopher should know that he is no more godlike than any other man" (p. xx).

"It is usual to call an inference 'inductive' if it passes from singular statements (sometimes also called 'particular' statements), such as accounts of the results of observations or experiments, to universal statements, such as hypotheses or theories" (p.4, empases are original).

"The question whether inductive inferences are justified, or under what conditions, is known as the problem of induction" (p.4).

"Without it [a principle of induction], science would no longer have the right to distinguish its theories from the fanciful and arbitrary creations of poet's mind" (Riechenbach, 1930, p.186, cited in Popper, The Logic of Scientific Discovery, 1967, the Second English Edition, p. 5)

Popper kitabını yazmış olmasaydı, daha da önemlisi problemlerin ne oldugunu, niye bu problemlerle karşılaştığımızı, problemleri nasıl formüle ettiğini ve nasıl çözmeye çalıştığını sudan berrak bir şekilde kaleme almış olmasaydı ve bütün bunları aynı berraklıkla İngilizeceye çevirmek için uğraşmış olmasaydı, 504 sayfa içinde anlatılanları hiç bir zaman bilemeyeceğimi aniden farkettim. Bu karmaşık ve altında boğulup gitmeye gayet müsait problemleri çözmeye giriştiği, ve anlaşılır bir biçimde anlatmaya çalıştığı için Popper'a minnettar olmam gerektiğini anladım. Büyük kitapların, çalışmaların, projelerin ancak büyük emekler sonucunda ortaya çıkabileceğini o an tüm kalbimle hissettim. Şikayet etmek için hiçbir gerekçem yoktu. Benim uğraştığım zorluklar zorluk bile sayılmazdı.

Herşeyin sonunda sabah kalktığımda aklımda sadece tezimi bitirmek vardı.

İşte size tezimi yeniden yazmaya başlayabilmemin hikayesini anlattım. Umarım benzer bir çıkmazla karşılaştığınızda deneyimlerimi hatırlamanız çıkmazdan kurtulmanıza yardım eder.